Translate

10.01.2019

yenilgi




galiba güzel pataklandım,
eğilmiş bakışlarım mavi ufuklarda,
boynumda kraliyet moru izler,
sol göğsümde kan lekeleri…

bir vakit pek karanlıktı rüyalarım,
yeni yeni parlıyordu güneş üzerime,
gökkuşağının ortasından bir son gülüyordu,
sanki, bu ağır mağlubiyet tam da bitecekti…

uzun bir yolun arefesindeyim,
asfaltın grisine bulanacak gözyaşlarım,
tutsak ellerim kırıp atacak zincirleri,
koca bir taş ile ezeceğim…

yalnız, çok güzel pataklandım,
dudaklarımda kurumuş kanlar,
azı dişimde hergele bir kırık,
sol kaşımda bir çizgi yarık…

2.08.2018

kan şiir




bir kan nöbeti tutuyorum, gece yarısı,
karadeniz’ in ortasında küçük bir ada gibi huysuzum,
kıyılarımda hep parçalanmış kayalar, renksiz çakıllar…
uzak bir otel odasında hayaletim,
tekli sayıları kovalıyorum;
                ikibinüçyüzbeş…
biliyorum, hemen yanı başımda balkon demirlerine yaslanmış,
                ağlıyor…
ne bekliyorum,
                -parçalanmış ağrılarımın rüyasında?
neyi bekliyorum,
                -ellerim şakaklarımın arasında?
bir kan nöbeti tutuyorum dedim,
hem de gece yarısı…
soğuk bir suyun korkaklığında,
güya, pekala bildiğim bu yataklarda,
sırılsıklam bir şarkının ortasıyım,
devrik cümleler kuruyorum yalnızlığıma
                ve yalnızlığımı bozacak kapı tıklamalarına…
bir kanın nöbetiyim,
                ucuz sigaraların son nefesi,
                en karanlık sokakların kaldırımı,
                hiç olmayacak anlarda kırmızıyım…
boğuluversem artık şu kanımda,
                hani, parmaklarım bile gözükmüyor,
                hem, rengim de solmuş biraz,
                işte, tam da şu anda boğulsam;
                hala hissediyorken on sekiz…


16.07.2018

yol

francis bacon - van gogh 

çizgiler uzun, asfalt ağır,
güneşi kapatmış bulutlar,
göğün rengi maviden biraz bozuk...
denizin dalgaları hırçın,
kıyıdaki taşların sesleri kulaklarımda,
camdan yansıyor yanmış yüzüm…
ufuk çizgisi düşük,
birkaç taka dalgalara ağ salmış,
gün ışığı bulutları deliyor,
yüzü denize düşüyor…
az sonra ben, yağmurda,
ağır bir sancıyla yol kenarında,
ben üşümüş, yorgun, ben; on sekiz,
hayallerim boğazıma düğümlenmiş,
korkak ve fevkalade riyakar; ben.
işte, ikinci kavşak ve yeniden, ben;
öksürüklü aksırıklı bir türkünün ortasında,
bozulmuş yol kenarında bir şerit boyacısı,
elimde en ucuzundan bir fırça,
ayrık şeritleri boyuyorum sarıya.

15.03.2018

göz kapağı, hamdi, müzeyyen





1
yorgun bir göz kapağı hasretim,
            yorgun bir göz kapakçığı; kırmızıya daha yakın sarıdan.
tersine dönük bir göz kapağı; çaldığım hamdi’ den,
            bir göz kapağı çarpıntısı şimdi kalbim.
mordan çaldılar geceleri siyaha boyamak için;
            paris’ ten, napoli’ ye, babil’ e…
hamdi’ nin telsizinde polis anonsları;
            “3245 merkez: 27 yaşında bir göz kapağı bulunmuştur, umarsız titriyor, bilginize.”

2
karanlık bir göz kapağı ensesinde,
az kalsın indireceklerdi üçüncü sokakta,
hamdi’ nin yazıhanesinden sonraki ilk sokakta,
            müzeyyen’ in evinin üç arka sokağında,
bir lambası titreyen sokakta indireceklerdi.

3
kahrolası bu müzeyyen,
evinin kapısında ölecektim, çok az kalmıştı.
ağzım, gözüm ölesiye kapalıydı,
ölesiye kan kusuyordum gözlerimden,
eski bir şarkının öfkesiyle kusuyordum sanki yitip giden benliğime…

kahrolası bu müzeyyen,
bir vakit açmadı göğüslerini bana,
hani pek üşümüştüm, karda kalmıştım bir başıma,
haydarpaşa’ dan çalınmıştım, hani yağmur bir sonbahar tütüyordu…

kahroldum, kahrolası müzeyyen’ in kahrına,
pek korkak atıyordu kirpiklerim,
tırnaklarımdan izler kalmıştı boynunda.
bir ağustos hızıyla kaçıyordum kollarından,
karanlık şiirleri kovalayan bir ozandım güya şehir kafelerinde.

kahrolası bu müzeyyen,
bir kahve acısı gibi takılıyor boğazıma,
hani kilosu günlüğümden fazla.
bir vakit evinin kapısında öldüm,
sesimden tanıdı gene de açmadı orospu.


16.11.2017

zaman



zaman büyük bir kapı;
                        ötesinde ışıkların,
yakın veya uzakken değişir gölgeleri,
                        ve davranışları insanların,
                        hatta bakışları, kalp atışları.

bilmem kaç zaman öncesi uzak,
ve soğukları o kara kışın, camlara kazınan karları.

zaman bir içim su,
                        kanar sonbahara, kapılara…

kulaklarımda camdan seken rüzgar,
                        bakışın aynalara, boynumda fotoğraf makinesi.

pişmanlık ve hüzün,
                        gece ve gündüz,
                        var olmak ve yok olmak…

işte, karakışıyım yalnızlığın ve sözlerin;
                        unutulan dillerde…
varlığım yokluğumun tebliğidir,
                        doğrularım riyakarlığımın…

uzun bir kış sonrası kanacağım sözlerine,
                        ağzım, yüzüm yabancı çocuk gözyaşları.

asfalt öpüşü


ben, bir kırlangıç dilinde zebanisi eylül' ün,
bir sokak arasında lambalara küsmüş,
çırılçıplak sözleriyle yerde uzanıyor bedenim.
               
uzak kent yağmurlarında ismim dolanıyor;
                               bakışı yabancı kadınlara.
işte bedenim, bir yağmur tembihinde,
                        sabırsız ve huysuzu sonbaharın.
isimleri karışmış otel odalarında
                        en eski türkülerle uğurlanıyor kadınlar.

işte ben, ayazı döven, yağmura yenilen,
bedeni sokağa karışmış,
                        suratı asfaltı öpen ben.

27.03.2017

direnecek birkaç şarkılık daha vaktimiz vardı



ellerimi unuttum yüzünde küçük kız,
mahur sevgi nöbetleri ardından kanıp giderken...

sabahlara katarken acı kahveleri, mısralar dilenip nice şairlerden,
aklımızda aynadan yansıyan fotoğraflar, isveçli yönetmenler.

sonbaharda sandallara dolanır ismin, -fransızca-
maviden bozma bir vedayım gençliğime...

gülüşleri taşar sokaklardan bazı insanların,  -hatta simitçilerin-
plastik levhaları titretir hep yalancı ıslık rüzgarları,

yedi gecenin beşinde uykusuz gözlerim, tembel,
zihnim uzak bir sandal sırtında sükunetle seyrediyor...


12.03.2016

Ben Deliyim (I'm Crazy) - J.D. Salinger (Çeviri)


Ben Deliyim (I'm Crazy)
Jerome David Salinger
Colliers, Aralık 1945
Çeviri: Ali Faik Anayurt



Saat gece sekiz civarıydı. Hava karanlık, yağmurlu ve dondurucu derecede soğuktu. Rüzgar, budala bir ihtiyarın gece yarısı öldürüldüğü sözde korku filmlerindeki gibi bir uğultuyla esiyordu. Thomsen Tepesi’ ndeki topun yanı başında durdum, donuyor ve öylece spor salonunun güney camlarını izliyordum, büyük ve şaşalı bir şekilde parlayan budala spor salonu camlarıydı işte, başka bir şey değil. (ama, belki de siz hiç yatılı bir okula gitmemişsinizdir.)
            Üzerimde çift yönlü giyilebilen şu montlardan başka hiçbir şey yoktu, eldiven bile. Bir hafta kadar önce birisi deve tüyü ceketimi araklamıştı ve eldivenlerim de onun cebindeydi. Üşüyordum Reis! Sadece deli birisi orada öylece dikilebilirdi. O birisi de bendim. Deli. Şaka yapmıyorum, kafamda birkaç tahtam eksiktir. Ama, gençlik bağlarıma veda edişimi orada durup hissetmek zorundaydım, tıpkı koca bir adamın yapması gerektiği gibi. Bütün okul, spor salonunun aşağısında Saxon Charter şarlatanlarıyla olan basketbol maçındaydı, bense orada öylece durmuş vedamı hissediyordum.
            Orada öylece durdum Reis!  O dondurucu soğukta kendime “Elveda!” diyip durdum. “Elveda Caulfield. Elveda seni sersem!” Kendimi buralarda, Buhler ve Jackson’ la o havanın kararmasından hemen önceki eylül saatlerinde futbol oynarken görüp duruyordum. Ve biliyordum ki, bir daha asla aynı saatlerde, aynı çocuklarla futbol oynayamayacaktım. Buhler, Jackson ve ben beraber birçok şey yapmıştık, bütün bu yaşadıklarımız bir şekilde yitip gitti hatta gömüldü, bunun böyle olduğunu ise bir tek ben biliyordum ve benden başka hiç kimse cenazede değildi. O dondurucu soğukta öylece bir başıma durdum.

            Saxon Charter sersemleriyle olan maç ikinci yarısıydı, hatta milletin bağırışını bile duyabilirdiniz. Spor salonundaki Penteyliler muazzamdı ama, Saxonlılar bir avuç cılız ibneden öte değillerdi. Çünkü, Saxonlılar birkaç yedek oyuncu ve koçları dışında kimseyi beraberlerinde getirmezlerdi. Schutz, Kinsella ya da Tuttle o ahmaklara bir sayı geçirdiğinde “işler yolunda” diyebilirdiniz çünkü, o zaman Penteyliler adeta çılgına dönerdi. Ama, ben kimin kazandığıyla pek de alakalı değildim. Donuyordum ve ben nihayetinde sadece vedayı hissetmek ve Buhler ve Jackson’ la hava kararmadan önceki eylül saatlerinde top peşinde koştuğumuz anların cenazesi için oradaydım.  Ve işte, vedanın şanına yaptığım haykırışların birisinde vedayı gerçek bir bıçak gibi hissetmiştim. Evet, işte şimdi tam anlamıyla bir cenazeydi bu.

"devamını okumak için linke tıklayınız 
https://yukseltintavankirisiniustalar.blogspot.com.tr/2016/03/ben-deliyim-im-crazy-jd-salinger-ceviri.html "