Translate

6.01.2016

yalnızlık üçlemesi

1
şimdi baktım da takvime
marvo' dan döneli sekiz gün olmuş
ellerim hala deniz kokuyor.

2
biliyorum o şiirleri, hani benden konuşur
aynalarda kesik buz hüznüyle duruyor yüzüm
son birkaç saat kaldı, biliyorum.

3
bir gece olsun yetmiyor
ansızın bir mavi telaş düşüyor içime
ellerimde kandiller, sokaklarda gölgemi kovalıyorum. 

3.01.2016

anksiyete


uzak kentleri ağrıtıyor sesleri,
kulaklarımda fısıltıları var karanlık adamların,
            ya silahın namlusuna uzanacak
            ya da bir kalp çarpıntısına kanacak bedenim.
                        ben ve anksiyete…
yağmurlardan sonrasında maviye çalıyor yüzü gecenin,
bir sokak arasında ansızın adımlarım yavaşlıyor,
            ben miyim bu yağmur sularındaki yansıma,
            hani, pek korkak duruyor kirpiklerim.
                        bizzat ben ve anksiyete…
bilmediğim bir zaman diliminde, bir başka adam,
sesleriyle boğuşuyor ürkek rüyalarının,
            saati nedense dört buçuğu beş geçemiyor,
            nefesi karanlık bir yağmuru avuçluyor.
                        adam, ben ve anksiyete…
ismini en ürkek rüyalarımdan çaldığım bir kadının yatağında,
bilmediğim bir başka dilden konuşuluyor gece yarıları,
            ellerim başımın arasında bir korkak,
            kafamın içindeki sesleri çıplak duvarlara vuruyorum.
                        kadın, ben ve ankisyete…

17.12.2015

Rıfat Ilgaz - Donkişot İstanbul' da / Beygir Kasaplarına Karşı

Bilgilendirme: Bu yayın, Rıfat Ilgaz’ ın 1957 yılında “Akbaba Mizah Yayınları” tarafından yayımlanan “Donkişot İstanbulda” adlı kitabın orijinal hali korunak yayımlanmıştır.


BEYGİR KASAPLARINA KARŞI
Yanımızdan hızla geçen eski model bir Fort, Rossinant’ ı ürkütmüştü.
“Kaç senedir alışamadı bu beygirsiz arabalara” dedi, “Ürküyor mübarek hayvan. Üzerinde benim gibi ünlü bir binici olmasa tepetaklak gitmesi işten bile değil!”
“Haklısınız şövalyem!” dedim.
“İstanbul’ da ünlü biniciler var mı?”
“Kalmadı şövalyem! Şimdi ata sütçülerle, sünnet çocukları biniyor!”
“Peki şövalyeler neyle geziyor?”
“Cadillac’ larla. Yalnız Kasım Gülek’ in bir eşeği var.”
“Cadillac’ ı yok mu?”
“Olsa da binemez. Adam çiğnetiyor!”
Arkamızdan gelen otobüs şoförü başını çıkarıp bağırdı:
“Destur babalık! Bu yolun birazını da bize bırak!”
Babalık kelimesini “asil şövalyem” kelimesiyle değiştirerek tercüme ettim. Tabii sözü “geçmemize müsaade buyur” haline soktum.
“Geçebilirsim, müsaade ettim!” diye mızrağını yol boyunca uzattı. Bu asil jeste otobüs yolcularından biri hiç de nazik olmayan bir kahkahayla cevap verdi:
“Ulan müze bekçisi görmesin, atar askeri müzeye!”
“Yuuu enayi! Film çeviriyor!”
Şövalyemiz onlara karşılık verebilmek için bana:
“Ne söylüyorlar?” diye sordu.
“Şu gördüğümüz kahraman, şövalyelerin en asili!” diyorlar. Hemen yutmadı:
“Ama şövalye geçmedi sözün içinde.”
“Ha şövalye mi… Bizde şövalye enayi demektir. Onlar da enayi dediler!”
“Enayi… Çok güzel, çok ahenkli kelime… Türkiye’ de bulunduğum müddetçe ben de şövalye karşılığı enayi diyeceğim. Sen de öyle söyle!”.
“Başüstüne asil enayi!”
“Yakışıyor değil mi?”
“Yakışmaz olur mu?”
“Demek sizin enayiler ata binmezler?”
“Evet enayilerin enayisi, Packartlara, Cadillac’ lara binerler.”
devamı için tıklayınız


8.12.2015

kar mevsimleri 2

şimdi, zamansız bir terk ediş gibi,
           bana sarılan nehir.
büyük kavgalara uyanıyor rüyalarım,
           ensemde bir kan hissettiğim.
ne yağmurlara dolaştı benim bu kalabalık hülyalarım,
           ne de bir damla suya karıştı ezberimdeki adımların.
...
kar mevsimleri,
           siyahtan bir gece örüyor yorgunluğuma,
           içimde yine bir ürkek çocuk telaşı,
           kaldırımlarına düşüp bu büyük şehirlerin,
           en olmadık kan kalabalıklarına ağlıyor.

dümen

sen,
      karanlık uykularımda
            yorgun bir gemi dümeni,
yağmurlara kanmıyor yüzün -eskisi gibi-
ve alaycı naraların yok,
            sarhoş yollarımı kesen
denizlerde ismin unutulmuş
            ıslığında kasımın,
                        sessiz ve yalnız bir dümen.
               

2.11.2015

doğu' ya



bir başka sabaha uyanıyor şehirlerim,
yıkılmış kar kalabalıklarında ismim soğuğuna uyanıyor,
                                                                                        yabancı kadın bakışlarının.
ben, bir çırpıda kurtulsam kanımdan,
hatta, bakışlarımdan o köpüren ayna öfkelerindeki.
doğu' ya açılsam en gizli rüyalarımda,
bir kadın dokunuşu hissetsem,
                                                ağustos günlerinden kalma, kasımlara taşısam.
doğu' ya açılsam mavi ızdıraplarımdan sıyrılıp,
sabaha karşıları güneşin doğuşuna sabırsızlansam,
o en eski türkü ve öfkeleri dillerinde tutan kadınlara sarılsam.

15.08.2015

kanlı çadırlarım


işte, ayazı yüzüme çalıyor denizin,
bir mahur çocuk gülüşüne ağlıyor
                 en yabancı sefaletlere kanan kalbim.
uzak dağları aşan naraları
                 o eski savaş kahramanlarının,
en olmadık anlarda boğazıma sarılıyor.

ben, geceyi bölsem tam da şu anda,
                 marvo' dan ateşler yükselmeden daha,
ayazı göğüslesem kanlı çadırlarımla,
                 çocuklarını sırtlasam bu şehrin,
                                  sokak lambaları altında ıslıklar çalsam.

kapılarına dayansam marvo' nun,
                 bütün ölü ozanlarını uyandırsam birer birer,
                 mavi bir tebessümle ayaklarına kapansam,
                                  gözlerimi gözlerine devirsem hasta şiirlerinde.

                 ve, cesedim kalsa ardında o unutulmuş şiir ve türkülerin,
                                  ben denize karışsam mavi ızdıraplarımla,
                                                   denizin tuzu yüzüme kazınsa,
                                                      aylar, yıllar geçse ardımdan. haziran...temmuz...ağustos... ve eylül...

10.06.2015

pırasa



bir pırasa öylece duruyordu masada,
bir pırasanın sözüne kanıp akşam üstleri sokağa çıkıyordum.
yollardan yabancı kadınlar geçiyordu,
şayet, yatağımdaki sigara izmaritleri olmasa
          onları evime çağırırdım, pırasa yemeye.
suyu kaynatacaktım saat dörtte, pırasa pişirmeye,
oysa, içime bir çay hevesi düştü,
müzeyyen' i aradım, açmadı namussuz.
güzel göğüsleri vardı müzeyyen' in
          ve beline dek uzanan sarı saçları.
o kış büyük yağmurlar yağdı,
sular sellerle taştı köyler,
öncesi, on beş kuruş olan pırasının kilosu
o kış elli sekiz kuruş oldu,
pırasaya param yetişmeyince
          ne yabancı kadınlar kaldı,
          ne de müzeyyen.