Translate

30.04.2012

sev beni, gece

1
uykumdan çaldığım
on beş dakika boyu
sevimsiz bir radyodan 
balkan türküleri aradım
                         bulamadım

2
koyu bir sisin gölgesinde
diz çöküp sevimsizce ağladık
petrus' un inkarına
tüm din kitaplarına
                         kendimize

3
bodrum' da gözlerimi 
hayasızca yumduğum
o titrek şilebi unutmadım
onun çirkef yalnızlığını
kıyıya savurduğu japon şiirlerini
                         unutmadım

4
o kısık ses
seninseydi şayet
kör bıçak hüznü ile
içime oturdu
                         bil

5
bir
karşı konulmazlık 
bu
deliksiz uykularıma
düşlerimde gördüğüm
konuşkan balık
                         pullarına

6
hadi sofia dedim
kuru bir tebessüm bahşet 
bu gece 
bana
çehov' un gazoz kapakları kaydırdığı
o esnaf sokağını
                         anlat

7
ne de çirkinmiş
bu balkan türküleri
ne de sevimsizlermiş
                         meğer

8
sev beni
                         gece

12.04.2012

Anthony Burgess - Bir Elin Sesi Var / Ayrıca Patates de Haşlayabilirim

Bilgilendirme: Bu şiir Anthony Burgess' ın "Bir Elin Sesi Var" adlı kitabında geçen şiirin orijinalliği korunarak yayımlanmıştır.



ikimiz de bu dünyanın bize
layık olmadığını düşünüyor değildik, asla.
düşüncesiz kafamızdan böyle bir düşünce geçmemişti hiç.
ne var ki bir umutsuzluk içindeydik,
bir hastalığa yakalanmıştık sanki, yaşamakla
iyileşmeyecek, hatta kötüleşecek bir hastalık. başlangıçta
bir takım sevgiler besledik, daha doğrusu sevgi istekleri,
herkes gibi; ingiliz olmak, ingiltere' yi sevmek gibi.
ama ingiltere' nin alaylı, dudak büken, sırıtan eşkiyaların
eline teslim edildiğini gördük,
amerika' nın solgun bir uydusu
olduğunu gördük ingiltere' nin, dilimizi kirlettiğini,
hilekarların ağzına sakız olduğunu gördük.
büyüklerimizin mezarlarının kazılıp başlarıyla
futbol oynandığını gördük. kötülüğün
kaymak gibi el üstünde tutulup fahişelerin
memeleri yeterince büyükse göklere çıkarıldığını gördük.
yazıklar olsun ingiltere' ye. ingiltere, daha fazla
kirletildiğini durup seyretmek istemiyoruz. 

hepimiz geçmişe ihanet ettik. atalarımızın
rüyasını yıktık. bakın bize, şu halimize:
titreyerek bekliyoruz bomba patlasın diye,
sonuncu bomba, ama onurlu bir bekleyiş değil, ne yazık!
sivri pabuçlu maymunlar gibi sırıtarak, sırıtarak
sosyal sigorta dişlerimizle, beylik şarkılara tempo tutarak bekliyoruz
ölümün gelip bizi almasını; seçeneği reddediyoruz. 
çünkü artık seçenek yok gibi. ama en azından iki kişiye
güneş gibi parladı seçenek, soğuk kanlı ölüm parıltısıyla
bundan kurtulmak daha iyi biftek ve böbrek
biftek böbrekle tanışır ve dansa kaldırır
TAK TAK
orkestra başka a-bir-iki-üç-
biftek böbrek karışık olsun öyleyse, ayrıca 
patates de haşlayabilirim, ikinci bir
sebzeye gerek yok
TAK TAK TAK

şiir: anthony burgess - one hand clapping

30.03.2012

huysuz rüyalar ve ön koltuk kavgaları


ukala ön sözler, serseri son sözler niyetine: http://www.youtube.com/watch?v=r1ydcjWL79w


şimdi beşiktaş' ta bir kadın sabahı göğüslemeye niyetlenmiş olabilir, on liraya bir demet kır papatyası almaya. ve o, ecnebi şarkılar arasında bedenini hunharca kıvırıyor olabilir. saçlarını omuzlarında toplamış olabilir. gözleri çaldı çalacak kapı zillerinde ve topukları ıslak olabilir. o' nun parmaklarına kumsalın üşümüş kumları tıkışmış, o her daim üşüyor olabilir ve dün ölmek istemiş lakin uyuya kalmış olabilir. 


ayşen' in ılık dudakları en huysuz rüyasında adımı sayıklamış, camını açıp beni düşlemiş, kelepir sokağa beni savurmuş, ansızın ibadet etmiş olabilir. 


şimdi markos isa ile o nehir kıyısında hiç karşılaşmamış olmayı diliyor olabilir, elinde üç kuru mum ile dün tanrı' ya sığınmış ve bedeninin ziyanlığına göz yaşı dökmüş olabilir. 


üçüncü sokak' ta korkak bir çingene çocuğu sendeleyen iskemlesinde iki büklüm oturmuş, her geçen papyonlu inşaat bekçisinin ayakkabılarına göz dikiyor olabilir. çığlık çığlığa boğduğu kardeşinin yasını ayakkabı boyalarıyla tutuyor olabilir. üç huysuz gece boyunca rüyasında annesiyle sevişmiş, sabahları göz göze gelmekten korkmuş olabilir. 


ve bilinen bütün din kitapları, tüm tanrı kavramları ekşi bir şişe kırmızı şarap gibi  tüm din adamlarının yüzlerini buruşturabilir. sessizliği gök gürültüsü sanan tüm  çocukların avuçlarına üç perişan deniz kabuğu düşmüş, çocuklar hırçın dalga seslerine şiirler kazımış olabilir. o sırada tanrı, herhangi bir okul servisinin ön koltuğuna 
oturmuş kontağı çeviriyor olabilir. 

biftek böbrekle tanışır ve dansa kaldırır


amor and psyche  1907 - edvard munch

sırılsıklam bir sarmaşık olsam
ağustos çıkmazlarında bitiverirdim
ukala şiirler çığıran adamlara
serseri ayak burunlarını parlatan kadınlara

sırıksıklam bir sarmaşık olsam
sessiz sedasız türküler tellendirirdim
kirli sakallı balıkçılardan 
papyonlu inşaat bekçilerinden öğrendiğim

sırılsıklam bir sarmaşık olsam
titreyerek günün dördüncü nöbetini beklerdim
ensemdeki pullu zehri emecek gözü kara kalpleri
petrus' un gölde dondurduğu üç ödlek inkarını

şimdi ben
iliklerine dek ıslak bir sarmaşığım nisan' da
aksırıksız bekliyorum
burgess' ın bana üç yorgun cümlede bahşettiği
o soluksuz ölümün tadını
nerede dansa kaldıracağım böbrek
hangi bomba göğsümüze bantlayacağımız

19.03.2012

balık pulları

sessiz sedasız güvertesinde sallandığım fakir fukara uğuldayan o şilebi aklımdan çıkartamıyorum. biz iki uykusuz kamarot her gün sabaha karşı üç civarlarında bizim şilebin kıçına ürkek adımlarla yürüyüp, sessiz kadın isimleri fısıldıyorduk titrek mavi sulara. sami çoğu kez bilmem kaç bin metre ötesinden geçtiğimiz bir şehrin hayalini kuruyordu, istanbul' a ayak bastığımız ilk gün o şehirlerin küskün tavernalarında veryansın ettiğini anlatacağından zerre şüphe duymuyordum. aslında, sami bunları anlatmakta yerden göğe dek haklıydı. öyle ki, o şehirlerin tüm tavernalarında, tüm asma kilitlerle örtülmüş korkak kepenkleri altında sabahı bulmuştuk nice seneler boyu. ve her seferinde de farklı bir dil konuşan, yanağında farklı bir tebessüm barından kadınlar olurdu yanımızda. bizim kamarot az ilgi görmeyiversin hemen tüm yelkenleri suya indirir, sırılsıklam tutunurdu kadınlara. çok değil, aradan yirmi beş dakika geçmeden de ağzı yüzü kururdu sıkkınlıktan. ben alışmıştım buna, zor olmuştu ama alışmıştım. hatta bir zaman ''be kamarot, nasıl olur da bu denli çabuk sıkılıverirsin şu kadınlardan?'' demiştim de, lodosta kuruttuğu dudaklarını bükerek ''bilmiyorum, sadece sıkılmak istiyorum.'' demişti de bunun üstüne bir şişe rom savurmuştuk boğazımızdan aşağıya. deliksiz uyumayı başardığım seyrek gecelerinden birisinde sami yanımda belirivermiş, konuşmak istediğini söylemişti. şu bizim yahudi müşterilerden birisini anlatıyordu sanırım, üç beş müşterimiz vardı o zamanlar, dördü yahudiydi. efendim, sami kadının durup durup kendi tanrısını övmesinden fevkalade rahatsız olmuş ve o kadının tanrısının kendi rüyasına girmesinden korktuğunu söylemişti bana. bakmayın siz o hergelenin bundan ürktüğüne, eminim o gece tanrıyı rüyasında görebilecek olmanın heyecanı ile uykusu kaçmıştır. dostlar, keşke şu anlatma yeteneğim önünüze sessizce tabak bırakabilme yeteneğimle eşdeğer olsaydı, işte o zaman ne çok severdiniz ben ve sami' yi...

21.02.2012

arties


lady from the sea  - edvard munch


arties
büyük bir dinin 
yatak odalarındaki çığlığa 
kirli pamuklar tıkayışı gibi
mutsuzum
ve seni soluksuz titreten
o kuru akşam gibi
mutsuzum 
sarı makedon pulları karşısında

9.02.2012

göl kenarındaki pişkin ruganlar

morning  1884 - edvard munch

ahmak yılları afrika çölleri gibi sarıp sarmalı belinde
dudaklarındaki yoksulluk
üç kuru gecenin temsili
suskun taksi şoförlerinden
berduş gözlü kadın öyküleri biliyor
bitmek bilmeyen sonbahar uğultuları
onun kadehleri susatan bu uyanışları
radyodaki cinayet haberleri gibi cızırdıyor
secde etmiş adamların sol cebinden çaldığı 
küstah cennet mısraları uğulduyor gözü kapalı
''soluksuz bir ölümü az önce tatmış
gırtlağında sazlık türküsü demlendirmiş 
siz insanlar
bir çırpıda tövbe edin varlığımı
göl kenarında ödlek şiirlere bulanmış
beyaz çizgili ruganlarımı ''

3.02.2012

üç mısra yalnızlık



ashes 1894 - edvard munch



ve şimdi beyaz yüzlü bir kadın 
dünden sarsak otel odalarında
gözyaşları gibi yorgunca dans ediyor
onun ıstırap dolu adımları
kadehleri susatıyor
kaldırım taşlarına sevgisiz türküler uğulduyor
ve şimdi rose maria
gökyüzünden çaldığı üç mısra rengi
kör rakı damlalarıyla 
şehrin ürkek panayırına taşıyor
yorgun ve üşümüş kalplere