Translate

20.11.2014

garip çarşamba



bir yaprak hışırtısı değiyor kalbime,
bir yaprak sanki öylece durup da bakıyor yüzüme...

            sabah sekiz otuz,
            dünden kalma büyük yağmurları eziyor adımlarım,
            aklımdan bir vapur geçiyor sanki,
                                                         kamarasında küçük kız çocuğu gülüşleri.

garip çarşamba...
gök bütün bir ekşi yudum gezinen boğazlarımda,
bütünüyle yalnız ve korkak bir garip çarşamba...

hani, uzansam önce sana değer ellerim,
sanki bir fazla uzansam göğü deler şiirlerim.

bir yaprak hışırtısı değiyor kalbime,
bir yaprak sanki öylece durup da bakıyor yüzüme...

            sabah sekiz otuz,
            bütün bir şehir ağır ağır uyanıyor,
            lambalar bile sönerken sokaklarında,
                                                         caddelere mızıkalarıyla doluşuıyor çingeneler.

aklımdan sen geçiyorsun,
turuncusunda uyuduğum saçların,
avuçlarına öksürdüğüm şiirlerim.

garip çarşamba...
boğazlarım bir başka ağrı bedenime
                                    bir başka yük,

oysa,
            aklımdan,
                            bedenimden,
bir tek sen geçsen,
bir yaprak hışırtısıyla irkilmesem?

9.11.2014

kırmızı şiir

buse esin için,

bir sonbahar değdi saçlarına,
büyük yağmurlarımda ıslandı yüzün
ve gülüşün hep parmaklarımda dolaşan…

                kasımdan rüzgarlar çaldım,
                hatta mısralar göl kıyılarından,
                dinle, bir sevda fısıldıyor ıslıklarım geceden...

şimdi sonbahar,
                bütün bir sevmek mevsimi;
                                                          seni,
yapraklarından öpmek mevsimi;
                                                      kalbini;
         kırmızı, kırmızı, kırmızı.                       

gökten ve denizden daha güzelsin.

3.11.2014

16.02


werther' e sevgi ve sefaletle...

-

çanlar çalıyor uzaklardan,
                her bir vuruşunda ölüm kokan,
                tunçtan yeşermiş çanlar…
ey sabahı kovalayan saatler;
                                               hangi ölüm şimdi beni boğazlayan?
lichtenstein radyolarında dolaşıyor parmaklarım,
                16.02. frekans,
                yağmur üç gündür dinmiyor,
                               sanki, bir kadın bakışı delip geçiyor yüreğimi,
                               sanki, bana bir şeyler hatırlatıyor;
                                                               izmir’ den, varşova’ dan…
hayır, hatırlamayacağım!
                               -bu kez kesmeyeceğim bileklerimi,
                                 kan kokmayacak yüzüm,
                                 ve bakışlarım kalmayacak tükürdüğüm aynalarda...-
lichtenstein radyosu; 16.02. frekans,
                şimdi akşam bültenleri,
                öncesinde beethoven çaldılar;
                benim 5. senfoni sandığım, 9. senfoniydi…
                hep mi yanılsar insan; kendinden eminken?
caddelerde bir telaş, bir suhal geceyi bölen,
                ve işte, limanda bir ceset yayılmış duruyor,
                marvo limanı; hep bir eksiktir kasım’ dan,
                cigara izleri dişlerinde işçilerinin.
marvo, mavi bir melodi düşürür aklıma,
                bir kadın dokunuşu; ensemde titrer,
                işte, ceset yayılmış duruyor bir sandal sırtında,
                ben, muhakkak balıkçıdır, diyorum, bakıp ellerindeki kesiklere.
ceset sırt vermiş sandallara,
                sanki, bana gülümsüyor,
                ölü bir adam gülüşünü neden üstüme alınıyorum?

‘’donk!!! donk!!!”
çanlar iki çaldı sabahtan,
gözlerim zehire bulandı,
lichtenstein radyosunda gene bir melodi yakamdan yakalıyor beni;
                düş yakamdan büyük yazığı o sonbaharın...
                düş, en hazin özlemlerle böldüğüm gece yarılarımdan...
                düş artık bileklerimdeki kırmızı kesitlerden...
yağmur…
                marvo’ da çıplak ve yabancıdır şimdi sonbaharın ortasında
                peki neden bana bir şeyler hatırlatma uğraşında?
                oysa, bir ilkbahar uğultusuyla kaçmadım mı yüzümden,
                               ve öpüşlerinden o mahur bakan kadınların?

“donk!!! donk!!! donk!!!”
çanlar üç çaldı geceden,
bir sonbahar çaldı,
                bir çıplak,
                bir yalnız
                               ve bir yabancıdır şimdi bakışlarım.
lichtenstein radyosu;
                               saat 05:13
                                               16.02. frekans
bir piyano koçertosu dönüyor kulaklarımda,
yağmur seslerine karışıyor bütün melodiler,
                sanki sokağı ıslatan parmakları;
                                               yüzü yabancı bir adamın.

“donk!!! donk!!! donk!!! donk!!!”
çanlar dört çalsa da,
                beş çaldılar geceden.
ben bir jilet tutuyorum şimdi bileklerimde,
küçük bir kesit bana gülümsüyor,
                kısık gözlerime kanıp aynalara tükürüyorum.
kan kokuyor yüzüm,
ellerim bir kan sabırsızlığında titriyor,
yağmura çevirip yüzümü üşüyorum…

                “donk!!! donk!!! donk!!! donk!!! donk!!!”

şimdi altı çalıyor çanlar geceden,
                                                     kanımdan.

1.09.2014

Eylül Sokağı

                                                                 Paint by: Edvard Munch


Uyandığında saat gecenin üç buçuğunu beş geçmek üzereydi. Bitkin halde yanan mum ışığının yardımıyla yataktan kalkmadan hemen yanı başında duran kaset ve şiir kitaplarınca işgal edilmiş ahşap sehpanın üzerinde ellerini hafifçe sağa sola vurarak sigarasını aradı, kendisine çok gelen bi' zahmetten sonra sigarasına kavuştu ama, iş salt sigarayı bulmakla kalmıyor, kibriti de bulması gerekiyordu. Salt birkaç saniye, sarf edeceği çabanın kibriti bulmaya mı yoksa, sigarasını mum ateşinde yakmaya mı değeceğini düşündü. Kibriti bulmaya kalkışmak aslında bir risk ve zaman kaybıydı, mum için ise yataktan biraz kalkması yetecekti. Yataktan öyle ya da böyle kalkması gerekeceğini hatırladı, bunun er ya da geç olması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Kalktı, sigarasını ağzına götürüp başını hafifçe muma doğru uzattı, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı ciğerlerinde dinlendirip geri saldı.

Yataktan yavaşça çıktı, daha uyuyalı birkaç saat olduğundan ne uykusunu alabilmiş ne de uykuya muhtaç bir haldeydi. Bu durum onun kişiliği ile de örtüşen bir şey olduğundan hiç de garip değildi. Hatta, ruhsal haliyle bedeninin bir noktada örtüşmesi hoşuna gitti. Nereden bakılırsa bakılsın  üç adımdan fazla atmadan balkon kapısına ulaştı, baykuşu çağrıştıran motifleri olan kırmızı perdeyi sola doğru çekti. Şimdi sokağı görebiliyordu; gecenin üç buçuğunu beşin geçmeye kalkıştığı anlara dair ne varsa sokaktaydı; rahatsız edici bir karanlık, daha çok rahatsız edici bir aydınlık -ki bu aydınlık ay' dan gelen yalancı bir ışıktı- sokağa hakimiyet kuruyordu. Sokağın ortasında yalpalayan birkaç sarhoş, birkaç sokak köpeği ve ziyadesiyle mide bulandıran kirli otomobillerden başka bir şey yoktu. Oysa, bu saatte sokaklarda sevgililer olsaydı ya? Elleri birbirlerinin bellerinde, hafif sarhoş naraları atarak yalpalayarak yürüselerdi ne olurdu? Hayır! Bu şehirde, hele bu saatte sokaklarda sevgililer olamazdı! Hele ki sarhoş? Asla! Sokağı izledikten sonra bu saatin ve bu günün dokunuşunu tatmak için balkon kapısını açtı, çıplak ayaklarıyla balkona çıktı, sigara külünü sokağa bıraktı.

Sokağın havası üç buçuktan beşin geçmeye kalkıştığı bir Eylül gününden ne beklenirse öyleydi; hafif ama, çok hafif, sanki; bir kadın dokunuşu gibi esen rüzgar, aynı oranda bir soğukluk vardı. Sokağın bir ucundan diğer ucuna dek hiçbir ses yoktu. Belki, zaman zaman birkaç köpeğin havlayışı ya da sarhoş naralarını saymazsa aslında, sokak da bu saatte aynı onun gibiydi. Şimdi sokağa çıksaydı, ona; ''Sen, benim canımsın, kanımsın! Aynı benim gibisin! Hatta, Azizsin, Azizimsin!'' diye sarılsa sokak onu kesinlikle geri çevirmezdi.

16.07.2014

geceyi bölenler

geceyi bölerdi sessizliği kırlangıç ağaçlarının,
           her pazar on üç ellide
           bir tren kalkardı marvo' dan
           mavi, ıslak
           ve belki
                        biraz yeşildi.
...
ben bir kadın sevmeye çıkardım sokağa,
           gece beni bölerdi.

22.05.2014

izmir garı' nda

gözlerinde çocukluğumu saklayan kurdeleli kız için.

1
garlara düştüm peşi sıra
en hazin özlemler
             içimi kemirir.
bir bakış ki,
             tatlıdır sancıları
             sonraları boğar
             en büyük
                          yeminlerle.

2
işte sessizliği
             izmir garı' nın
gecemi bölen bir kadın bakışı
             uzaklardan
kollarında uyuyor izmir' in.

                          ben yabancısıyım
                                       ege' nin,
                                       rüzgarının,
                                       ıslığının,
                                       ayın.

3
sen yabancısı bu şehrin,
üç liraya çay içtin
              soğuta soğuta.

bir kadın sevdin,
sanki, uzak gözleri içini titretir,
sanki, dudaklarında kurur özlemin.

dedim sana,
             sen,
                  yabancısı bu şehrin,
             bu ıslıkların;
                  duyduğun uzaklardan,
             bu rüzgarın;
                   saçlarını dağıttığı.

4
hani, yağmurlarda yakalardı
                                       seni,
ekşi bir özlem gezdirirdi
                                       dudaklarında,
hani,
              mayısın ortalarıydı,
             bir yalnız sevda yakaladı
                                       seni,
hani,
             ay bile sararıp kalmıştı
                                       gözlerinde.

5
faik,
bu nasıl şehir? nerede neşesi?
nerede o, bana anlattığın
                          kuru özlem dolu meyhane?

6
izmir' de,
             gece garlarında,
             bu benim büyük sevdam,
             en unutkan dolunay ışıklarında büyüdü.

7
şimdi,
         bu gece yarısı sessizliğini
         alıp sana getirsem,
         avuçlarına bıraksam
                          özlemler gibi,
         korkup kaçarsın.

8
...
sonrasında,
         bir dolunay sırtladım,
izmir' de,
gece garlarında  
         sarı, büyük ve öfkeli
         bir dolunayı sırtladım
                  adın,  benin ezberimde.

9
ve işte,
         ışıkları sönüyor bütün trenlerin,
ben, kalıp bir daha sana geliyorum,
sanki,
         bir yeşil elma kemirip
                           sana geliyorum
                                    gece yarıları.

10
bu gardaki otomatlar
         bana seni hatırlattı,
bir lira atıp gülümsedim,
         zaman akıp geçti.

11
sessizliği o masaların
         yankılanan sesimde,
                  nasıl da sarılır,
                  sanki, sen bana sarılırsın.

12
gel,
     sonbaharları böldüğüm
                  gece yarılarına,
     yapraklarını ıslattığım
                  ıhlamur ağaçlarına.

13
otomattan kedi sesleri geldi
                        aklıma düştün,
sabah belki üç,
         parasızlık ve anksiyete...
         neyse ki,
                  aklımda sen...

21.05.2014

arzulamak, seni


büyük mutlulukların kıyısında sabahlıyorsam bugün,
benim içinse artık sokaklardaki mızıkalar
ve deniz benim için köpürüyorsa bugün;
           bütün uykularımdan feragat edeceğim,
           salt seni düşlemeye,
                      beş dakikada bir adını haykırmaya koyulacağım muhakkak.

böyle en güzel bakışlarla kal,
koyup gitsin bütün yalnızlıklar uzaklara
ve işte,
           gözlerinde bir samimi duruyor ya sevdam,
öyle kalsın,
           kollarımla sarmalayacağım günler boyu.

                                  sokaklardaki bütün naralar
                                                       sanki, bir sevda uluyor bana,
                                                       sanki, seni alıp götürmemi tembihliyor,
                                                                        uzak kasabalara,            
                                                                         sandallara belki.
                                   ya da sen alıp götürsen beni,
                                                       muazzam sevdalara uyutsan,
                                                       öpsen belki sabahlara karşı,
                                                       bir utanç,
                                                       bir sevda,
                                                       ve bir bakışınla uyandırsan.                      

gotama



o öfke kasırgaları içerisinde,
           kokusuyla ıhlamur ağaçlarının
           ve yapraklarıyla tarayıp kalbimi
           adını haykırdım gotama' nın.

                                            sonrasında hep karanlıktı gecelerim,
                                            hani, zifiri ellerimle boğmuş gibi
                                            her yerime dağıttım yalnızlığımı.