Translate

28.12.2012

gölgeler daha çok ısıtır

3 kasım

kızılay metrosundan havanın kararmaya başladığı ilk anlarda çıktım. her yerimi kaplayan insan kokusundan gene rahatsızlık duydum. eğer kalabalığın tam ortasında gözlerinizi yumup göğün yahut asfaltın sandığınız kokuyu içinize çekerseniz ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. sakarya caddesi' ne ellerim ceplerimde inerken kulaklarımda gary moore en sevdiğim şarkılarıyla adımlarımı hızlandırma derdindeydi, ona kulak asmadım. ankara' ya ayak bastığım ilk gün sarsak masaları ve huzursuz gözlü insanların ellerindeki bira bardaklarıyla dikkatimi çeken bara hiç düşünmeden oturdum. tıraşsız oğlanlardan bir tanesi yanıma gelip ne içeceğimi sordu, bira  içecektim. saçlarını kulaklarının arkasına atmayan kadınlara katlanmak için biranın yetmişlik olması ve henüz biri bitmeden diğerinin masama konulması yanlısıydım. hava gittikçe karardı, saat havanın en karanlık saatine iki vardı. deli gözlerimi masamdan kaldırdığımda kendimi hiç bilmediğim kıyılarda, hiç binmediğim gemilere kılavuzluk yapan mavi bir deniz fenerinin altında mızıka çalarken buldum. lodos yüzüme yapışmıştı sanki, kirpiklerimin arasından dudaklarıma süzülen deniz tuzunda yeni yetme bir yönetmence çekilmiş sanat filmleri vardı. silkelendim elli iki liralık adisyonumu ödeyip, sıkı bir taksi pazarlığı sonrası yirmi beş lira karşılığında evime gittim. yatağıma çırılçıplak uzanıp, gözlerimi yumduğum ilk anda rüyalarımdan kendimce def edileceğimi, soluk soluğa uyanıp başımı yastığın altına gömeceğimi anladım.

5 kasım

okulu kaçırdığım bir saatte yani güneşin en tepede olduğu zaman diliminde uyandım. yataktan kalkmadan çalışma masamın üstüne ters bir şekilde astığım shakespeare portresine baktım. kraliyet' in ona veremediği cezayı kendimce vermiştim. şimdi benim keyfime göre beyni kan toplayacak, suratı kızaracaktı. gözlerinin içine baktım, anlamsız bakıyordu bana. sanki ona verdiğim bu cezayı zerre önemsemiyor, hissettmiyordu. radyoda piyano bulmak umuduyla radyoyu açtım. lakin güneşin tepeye çıktığı saat haberleri ve gerzek pop şarkılarından başka bir şey bulamadım.

10 kasım

siren seslerinin avaz avaz çığırdığı bir saatte uyandım. günün anlamı şayet başka bir şey olmadıysa apaçık belliydi. tüm perdelerim sararmaya yüz tutmanın da ötesine geçmiş her gün sarının bir başka tonunu gözlerimin önüne seriyordu. hiç şüphesiz bundan rahatsız falan değildim. tıpkı iki senedir bir parmak dahi basmadığım pencerelerim gibi. perdelerimdeki sarı tonları uykumu getiriyordu, gün ışığı görmeden uyudum.

10 kasım -sabah rüyası-

yeşil bir ovada koluma usulca girmiş bir kadınla beraber yavaş adımlarla çatısına mor leylekler konmuş müstakil bir eve doğru yürüyorum. kahverengi kapıyı dört yahut beş kez tıklatıyorum, açan yok. çatlak camlardan içeriye bakıyorum, kimseler yok. hoş, ben kimin olmasını dilediğimi de bilmiyorum ama, yanımdaki kadın biliyordur diye kısık gözlerle bakıyorum ona. cebinden bir kertenkele çıkarıyor, kapının tokmağına kertenkelenin kuyruğunu sürtüyor, kapıyı açıyor. evden içeriye attığım ilk adımda evin her yeri kararıyor. açık kalmış kapıdan gelen gün ışığı siyahlar saçarak gözlerimi alıyor. kadın ellerimden tutup onunla gelmemi istiyor. bir müddet adımladıktan sonra ellerim tahta tırabzanlara takılıyor, oysa müstakildi bu ev. sizin yeryüzünde yahut rüyalarınızda dahi duyamayacağınız denli gürültülü bir kapı gıcırtısı sonrası insanların tıkıştığı bir odaya giriyoruz. karanlıktan ötürü hiçbir yüzü net olarak göremiyorum. görebildiğim tek şey sigarasından nefes çeken insanların parıldattığı bir kırmızı nokta. odadaki kuru gürültü sanki bir tek benim beynimin üretebileceği denli yüksek bir desibelle kulaklarıma işliyor. ellerimi kulaklarıma götürüyor ve nasıl elime geçtiğini bilmediğim patlamış mısırları kulaklarıma tıkıyorum. ses gitgide daha da büyüyor. daha da büyüyor. insanların kahkahaları daha daha büyüyor ve bir derin soluk arasında her şey bembeyaz bir sayfaya dönüşüyor.

10 kasım -gece-

göl kıyısında benden ve şehrin tek sandallı balıkçısından kimsenin olmadığı bir saatte göl ortasındaki renkli fıskiyenin tam karşısındaki bankta oturdum. uzaktan bir mızıka tınısı duymanın hayalini kuruyordum. yoksa kendimi fıskiyenin iki saniyede bir değişen rengini ezberlemeye çalışırken bulacaktım. tam arkamdan bir bir geçen şehirlerarası otobüs camlarındaki yüzlere isimler kazıdım. onlar ki, başlarını huzur buldukları yataklarından ya da kadın/adamlardan kurtarıp soğuk otobüs camlarına dayamaktan huzursuzdurlar. o an yanıbaşıma senin gölgen düşmesini senin bedenini karşılamaktan daha çok isterdim. çünkü senin mutlak gücünle dudaklarımı çatlatan soğuktan şikayetçi olacağını biliyordum. bunu düşünerek bazen bir gölgenin sımsıcak bir bedenden daha fazla ısıtabileceğine karar verdim. beyaz...sarı...yeşil...mavi...buzul mavisi...pembe...kırmızı...beyaz...sarı...yeşil....mavi...buzul mavisi...pembe...kırmızı...beyaz...sa...

20.11.2012

üçlemeler -2-

üçlemeler -2-

1
sıkı yağan yağmurun ardından 
mazgallarda sokak çocukların gözyaşları birikti
boyacıların ellerinden akıp gitti tüm günahları

2
kasım ayının yirmisi geldi mi bu şehre
  -hayır beyim evimin duvarında takvim yok
-hayır akşam bültenlerini de izlemiyorum

3
neden yitirip duruyorum tüm sadakatimi
nedendir suya çıplak ayaklarla basmaya korkmam
denizin yokluğu içimi neden bu kadar kemiriyor

4
her gece on birden sonra boşalan kuru göl kıyılarında
dudaklarını çatlatana dek mızıkasına hüsran savuran
o iyi giyimli mızıkacı çocuk da benim

5
sonbahar geldiğinde neden düşüyor suratım
yoksa, güneye kaçıp giden leyleklerin yasını mı tutuyorum
neden bir türlü martin eden okuyamıyorum

6
ingiliz şairlerin şiirlerinde 
hep kendime rastlamaktan bıktım
bildiğim tüm ingiliz şair adlarını yerler vurdum

7
yeryüzünün gördüğü en yeteneksiz şair benim
ne beş kuruş kazandırdı bu şiirler bana ne de odamı istediğim renge boyamama yetti
şimdi bu küstah kabullenişime bir avuç dolusu alkış istiyoırum 

11.11.2012

ne kurtaracak bu gökyüzünü

workers returning home - 1913/1915 - edvard munch


bir kuru karanfil kaldı elimde
bir de bu ekim yağmurları 
hani ayazda kurumuş çocuk gözyaşları
avuçlarına öksürdüğüm şiirlerler
sabahsızlıklar 
dinsizlikler kaldı

bir kuru karanfil kaldı elimde
bir de bu ekim yağmurları 
kulaklarımda adımların
dilime yapıştırdığım mektup pulları
alnımda gezinen kaşıntılar kaldı

ne kurtaracak beni bu satır aralarından
ne kurutacak bu gökyüzünü
imanlı bir müslümanın göğe açılmış avuçları mı
yoksa şubatta gelecek karlar mı kurutacak

ankara için sevgi ve sefaletle



31.10.2012
Ankara

       Evet, hiçbir zaman diliminde tek bir şilep dahi geçmedi bu şehirden. Eli avucu kesik, günde bir paket sigaraya muhtaç Martin Eden dahi tek bir şiir dahi yazmadı bu şehre. Işığı, sarsak ağızlı miçoların gözlerinde kırılan bir deniz fenerinin gölgesinde büyümedi bu şehrin çocukları. Sen oldun olası şilep güvertesindeki ıslaklığa şiirler yazıp, bambaşka kadınların gözlerinin ta içine bakıp okuduysan, onlara ne!

       Madem ki, sen benim kadar müşkül değilsin, inanıyorsun yüce bir yaratana, o halde ne bu ali sırra kadem basmış küstahlığın? Ne bu kuru asfalt ve çatlak betondan başka bir şey kokmayan şehrin iç acıtan çığlıklarına kulak tıkayışın? 

       Göğün mavisini bilir misin? Hayır, o senin tependeki ucu bucağı neşeli maviden kat' iyen  bahsetmiyorum. Kuru mavi, diyorum. Sarsak mavi. Gözü kanlı gök mavisi. Ucuz tütünlere sarılmış sigara diplerinin acımtırak mavisi. Bilmezsin. Çocukluğun mazgal kenarlarında bozuk paralar toplarken geçmediyse bilemezsin. 

       Yoksa bu kentin hiçbir ressamca kullanılmamış renklere bürünüşünün günahı benim mi? Bu kentte doğacak çocukların daha doğmadan bastığı çığlıkların günahı benim mi? 

       Hiçbir sabah kelepir yalnızlık asıldı mı kasıklarına? Kuru şiirler, terk edilmiş esnaf lokantalarında boğazladı mı seni?

       

24.10.2012

23.10.2012

devrim karşı adalardan gelecek
lodos rüzgarlarıyla
martıların ağızlarındaki bayat simitlerle gelecek

devrim karşı adalardan gelecek
tozu dumana karışmamış türkülerle
göğün yarıldığı bir günde gelecek

devrim gelecek ey devrim

20.10.2012

yarasa' nın 21 şiiri / ahmet erhan



ışık doyurgan' a
1
ölüm rengine bürünmüş
bir ahmet erhan portresi gibi 
dolaştım kendi kıyılarımda
yalnızlığı çileden çıkaracak kadar yalnızdım
elimi düğümlediğim ayağımla
bir çağdaş ve müslim olarak 
kendime sığındım
yenilgim de bu kadardı
boğulmalarım da...

2
bütün aşklarım çoğul çıktı
neden ve nasılsa
bir sevenimi aradım
o derin ücralarda. yoktu.
konuştular. onlar hep konuşurlar
çoktular
kum tıkadım kulaklarıma
bütün aşklarımı yalnız bıraktım
kendi çoğulluğumda...

3
şimdi tekil bir yaban gibi
dolanıp duruyorum yollarda
yok ki sevenim
var mı sevenim
çoktan gömüldüğüm o uçurumda
ışık kusarak bekledim
alkolün verdiği ayazda
sanki. yoktum. bir hiçtim.

4
yalnızlığımla vardım
denizimin kıyıları hep çoğuldu
kendimdim. o kadardım.
tedbil gezdim ölümün uçurumlarında
çoktum. o kadardım.
dizüstü oturup denizime baktım
ayna değildi. azı yok bir suydu
yalnızlığımla vardım.

5
ışığım beni bıraktı artık
ateşböcekleri topladım karanlığıma

6
aklımı bir toplasam
bitecek son isyan. ne?
yenilenler bilir: var mısın, yok musun
sorusu hep bellidir, yanıtı yoktur
ölümüne bağırıyorum:
- gelecek isyan! gelecek isyan!

7
yenilgime bir insansam
çağdaş ve devrimci olarak
gün ışığı görürdüm, sevgili dünya
her şey çünkü bir içim su
ve denizse bir cigara içimi uzaklığında.

8
sanki hayatın dipnot evresindeyim
ve ne çok yaşlıyım
kuru otlar fışkırıyor her yanımdan...
bir elimde ateşi, bir elimde suyu tutsam.

9
her ölüm kendini bekler 
bir yarasanın ömrü kadar yaşadım
- sahi, bir yarasa ne kadar yaşar?

10
ışığım söndü. kalbim dindi.
bir anka masalıydı yaşadığım
sondum, sonuncuydum
yalnızlık ancak bu kadar taşardı,
fışkırırdı bazan, öyleydi
ve usulca akardı kalbimden...
olsa olsa ömrümle yaşıttı.

11
beni yalnızlığımla vurdular o gece vakti
kalbimi suyla yudular o gece vakti
öldüğümü bile söylemediler
bedenime sözüm vardı bir şafak üzre
alnımı kumla ovdular o gece vakti

12
teninde ışıyan bir ışık çiçeği
bu kadar yoracağını bilmezdim
sevgilim... benimle yıka ellerinii

13
mesela, alfabenin 14. harfinde ölmek
yarım kalmış bir ansiklopedinin sayfalarında kalmak...
adamın,
kendini kıran bir dal kadar yalnızım...

14
ne kadarsan öyle gel
kabulüm
sayım suyum çok.

15
ben öleyim ücralarda
ey şehir uleması
siz tıpış tıpış yaşayın!

16
ada' da şehirli bir yarasayım
günyüzü görmemiş ömrüm hep derinlere kaçıyor
kalemim gitgide sararıyor.

17
yalnızı ve yazığıyım bu dünyanın
mağrur bir komutan kadar mazurum

18
ellerime söz geçirmekten caydım
yalnızlığımın beş bin nüsha kopyasını çıkardım

19
tanrım, çayı demledim...
daha önce hiç bu kadar ölmememiştim.

20
erhan gidiyor, haydi bakalım
iyi de, yalnızlık yerinde duruyor, ölüm, acı...
bari ben yazdığımla kalayım.

21
ey, yarasa
ölüm
yarasın sana! 
cunda adası
temmuz , 1996

18.10.2012

buraya park etmeyin beyim milletvekilleri için ayrıldı


1
eflatun gecelerde tanıdım seni
kıskıvrak yağmurda tuttun ellerimi
oysa zifir karanlıkta sandala binip giden de bendim aslında

2
bir mentollü sigara daha içmek istedim
uzattın ellerini buzul mavisi gecelerde
keşke dedim içimden bunların yanında bir de mızıkan olsun diye

3
bu çaresiz gece yarısı sürgününde
dudaklarıma kazıdığın zifiri
bir çırpıda emecek kadar yalnızdım kuru yük istasyonlarında

4
kim yazmıştı bu küstah şiirleri
göl kıyısındaki sabah yürüyüşümde
yunus sandallar karşısındaki taşlığa kim savurmuştu


13.10.2012

edip cansever için; gökanlam 13


bir tek sen kaldın ey buzul mavi
kese kağıtlarının cani hışırtısı
şarabım bardaklarda
kumsalda ayak izlerim kaldı
üflenmemiş nefesler 
balkonda kuru kayısılar
terliklerimde asfalt izi kaldı

ey gökyüzünün tembeli
sanadır söylenen bu marşlar
parıltılı saç tokaları
sanadır yağmurdan sonra kokan
fukara çocuklarının göz yaşları

bir zeytin dalı yetti bana
o'hara şiirlerindeki ezik çarşamba günleri
mentollü sigaralardaki acılar
tenime batan zil sesleri
yettiniz artık

ayaklarıma yapışan sokak çocukları
dişlerinizdeki sarılıklar yetti bana