Translate

30.08.2012

üçlemeler

yaralı gönüllere gölge, sessizlik*; http://www.youtube.com/watch?v=uwfhoI2JrOA

1
çakıl taşlarının uğultusunda bul kendini
seni savruk sesimle uyutacağım 
sanki deniz ayak bileklerimde tünemiş gibi
2
on sekizinde eylülün
kor bir alev düştü elime
ağzındaki buruk karanfil tadı
3
dağınık bir masa biliyorum ege' de
kelepir jack london öyküleri
kirli gözlükleriyle edip cansever' i kucaklıyor
4
eteği dizlerinde bir kadının açtığı otel odasında
dört gece soluksuz mektup yazdım sana
kafamdaki sancılar bir türlü dinmiyordu
5
ya ben suyu öldürmek zorunda kalsaydım
tüm yerel gazetelerin kenarlarını birleştirip
sana şiirler yazmak zorunda kalsaydım


*balzac - köy hekimi

16.08.2012

o koyun balıkları güzel olmaz

man's head in women's hair 1896 - edvard munch

üç eylülde tüm kentin yağmurunu ben sırtladım, sen hiç ıslanmadın.tırnaklarım arasına sıkışmış kadın ensesi kiriyle boyacı bayırlarına tırmandım. her küstah bayır sonrası bir avuç su çarptım yüzüme, tırnaklarımı yedim, tırnak diplerimi. sıkı yağmış bir yağmur hatırlıyorum haziran doksan sekiz sabahından, yıpranmış bir kot geçirip bacaklarıma sana geliyorum, ellerin şakaklarında karşılıyorsun beni, göz bebeklerinde korkular. sırılsıklam olmuşsun, diyorsun uykudan arınmamış sesinle. hala ıslağım, ayak bileklerimde parmak uçlarını gezdirirsen o günden kalan birkaç damlayla tokalaşabilirsin. şu yağmur altında paçalarına çamur sıçratmayan insanların ardından ağzım açık bakıyorum. benim paçalarım yok oldular. -şuralara bir şeyler karalamıştım, bir türlü istediğim şeyi söyleyemediğimden karalayıp attım-

iskenderiye' ye giden vapurun ikinci kamarasından elli dolara bir bilet aldım. sekiz temmuz sabahı haraket edecektik, ne var ki aklım başıma geldiğinde vapur çoktan iskenderiye' ye yanaşmış, kleopatra tüm turist kameralarının merceklerine girmişti. bodrum' da da başıma geldi bu, sancılı bir geceyi, sancılı bir kırk dört yılı tam geride bırakacağım sabah gene kendi vücuduma söz geçirememiş uyuya kalmıştım. oysa hayatım boyunca ilk kez bu kadar cani bakmıştım kendime, o ahşap merdivenli otelin yüz bilmem kaçıncı odasındaki aynalarda ilk kez bu kadar diri görmüştüm kendimi. karın kaslarımı sevmiştim.

ashaf abi' ye senden hiç olmadığın kadar kekremsice bahsettim, hiç acımadım sana. önümdeki tepeleme dolmuş küllüğe sigaraları da sana acımayışım gibi hunharca bastırıp, hunharca erittim dudaklarımda.

şimdi bir kadın ermeni sokağında diz çökmüş ulu orta ayıplıyor tanrısını. ne güzel, en azından uğruna dizlerini kırabilecek bir tanrısı var, diye düşünüyorum. yanından korkarak geçtiğim doğru, yarı çıplak omuzlarında parmak uçlarımı sabaha dek gezdirmek istediğim, aklıma isa' nın ayaklarını zeytinyağıyla yıkayan kadını düşürdüğü doğru. o kadın da tıpkı onun gibi soyuk bir deriye sahip olmalıydı, küfrü ağzında dört dönüp durmalıydı.

sarsak bir el tüm gece mektup sayfaları üstünde korkarak gezindi. sen aksırıklı sokak lambaları ardında peşi sıra mentollü sigaralar yaktın, ıslıklar çaldın dudaklarını büzüp. sana rastlamak için tüm antik kentlerin lahitleri işaretlendi,  hamam sokakları. fransız şairler şiirler yazdılar sana, bu gece durup kasvetsizce ıslığını dinlediler ara sokak tabelalarına sırtlarını dayayıp. ben dönüp durduğum yatağımdan bir çırpıda kalktım, deniz fenerlerinin ışıklarını yaktım, otoban çizgileri üstünden birkaç kat beyaz boya geçtim, içki şişeleri ayıkladım belediye sahillerinden ve şehrin tüm fırınlarına girip sabaha ekmek çıkardım.

9.08.2012

zavallı mattie



ortgies' te eylül çanları çalınca
üç kuru ıhlamurla kirlendi sokaklar
perişan hırkalarıyla devasa gözlü kadın adları 
birer birer intihar ettiler ağızlarındaki yalpak ıslıklarla






23.07.2012

gece üçlemesi

young girl on shore 1896 - edvard munch

yıldız masalı

pulsuz mektupların mı var bende yıldız
mektupların mı var

ne diye böyle parıldarsın 

alacağın mı var benden yıldız
alacakların mı var

ne diye böyle bakarsın bana
yağmur gibi
sonbahar gibi

gökyüzünün kucağında

midemi bulandırıyor gökyüzü
banka hesap özetleri 
posta çekleri gibi 

kumdaki ayak izi

buruk bir yaz günü
çıplak ayaklı türküler mırıldanırım sana
kirli enseleriyle pamuk toplayan 
renkli gözlü kadınlardan duyduğum masallar

tiktak

sokağa üşüşmüş üç gavur adamın sesi arasından nasıl oluyordu da saatin aksak sesini duyuyordum? zaman hangimizi çağırıyordu saliha, seni mi, beni mi yoksa eli ensesinde gezinen adamları mı? onlar da duyuyorlar mıydı o sesi? evet, üç gavur adamın yalpalayarak yürüdüğü o sokağın sesini. sen duyuyor muydun? kulaklarına bir kez olsun deniz kabuğu yerleştirmiş miydin? kulaklarına benim sesimi yerleştirmiş miydin? acıktığında guruldayan karnının sesini?

yusuf abi merak ediyor seni.


13.07.2012

boşalsa da dolayacak masalar ve yusuf abi 2

tam beş gece yusuf abi' den haber alamadık, alamadım. belki de tüm bi' birahane halkı unutmuştu onu ama, ben unutmadım. ayağımı her atışımda gözlerim telaşlıca onu aradı, bulamadım. belli ki bardaklarda aramıştı onu, lüzumundan fazla ukala duruyorlardı bu gece masalarda. bu durum canıma tak etti edecek.

neredesin abi? çelimsiz bir pansiyonda gözü kara heriflerce bıçaklandın da duymadık mı? nedir ha, nedir? yoksa şu meryem abla mı ayarttı seni? o gece feci gözlerle bakmıştı bana, hani seninle yeni tanışmış, birbirimizden zerre haz etmemiştik. gözü göz değil abi bu kadının, söyleyemedim ben sana. hem, sen de pulsuz balıklar gibi onun peşinden dolanıyordun, ne vardıysa!

sen yoksun diye meryem abla gençlerin masasına oturdu. ha, genç dediysem de benden yaşça büyükler elbet. ben çocuk gibi kalırım yanlarında ama, karar verdim ben de sakal bırakacağım!

ayyatzz, mı ne diyor bu adam. ne demek istiyor yusuf abi? kime sesleniyor? kaçıncı bardak bu, diye sordum, sormaz olaydım, kafama indi inecekti o bardak. neyse ki tahir abi var, kolluyor beni. ihtiyacım yok da değil, hem işime de geliyor. yok, kalkmayacağım bu masadan. öyle zıkkımın dibindeyiz ki, unuturum beş salise sonra. o unuttu zaten, az önceki gençten şikayetçi, had bilmez dangozun tekiymiş, onaneymiş ki kaçıncı bardak olduğundan, parasını kendi ödüyor, kendi kusuyormuş midesinden, kimeneymiş ulan, kimene!

ben de hak verdim ona, yirmi dakika boyu az önceki dangozu çekiştirdik, harbiden de ayıp etmişti. ama bak, ben öylemiy mişim, ne de güzel bir adam, ne de edepliymişim. doğru, edepliyim. bu birahanenin edepli peygamberiyim ben. isa' dan on kat daha edepli. bir zeytinyağı kalmış başımdan aşağı boşalmamış.

meryem dip bucak gezip, beleş votka-vişne kovalıyor. herkes yusuf abi mi! hem, ne oldu senin gençlere? belliydi zaten, ortaya patates almamalarından belliydi fakir fukaralıkları. ve işi bilmiyorlar diye kızgın meryem, hemencecik memesinden kutuverdiler kadının, ne lan o öyle!

ben ayağa kalkıp tüm birahaneye cendrars' dan bir şeyler okuma yanlısıyım. ama bunu yapsam ertesi günden tezi yok buradan içeri sokmazlar beni. bu durum beni kör zülfikarlar gibi ürkütüyor.

yusuf abi yok diye tuvaletler bile kilitli. edepsiz kullanmışlar, kızmış tahir abi, arızalı yazısını gören geri dönüyor. tüm birahanenin idrar kesesi patladı patlayacak, neyse ki birahanenin biraz ardında belediyenin yeşillendirme ümidiyle bir ton para saydığı yıpranmış bir bataklık var.

yan masamda dört kilolu adam gevrek çerezler gibi siyaset kırıyorlar ağızlarında.

yoldan geçenler budala afiyet olsun sözleriyle birkaç salisede olsa katıldılar tüm masalara. allah razı olsun, karşılığını alanlar biraz ürktü, biraz güldüler. tahir abi dışında hiçbirimiz bir halt anlamadık.

meryem kırmızı bir taksinin arka koltuğuna sessizce konup başını düşürerek gitti. hasta gözlerimle taksinin süzülüşünü izledim, adi bir kumaş parçası gibi sendeliyor, öksürüyordu. bu halde gideceği tek yer yusuf abi olsa diye düşündüm, onu mutlu edecek kadının meme uçlarındaki dudak izleriyle ilgilenmemeye gayret ederek.



8.07.2012

toz toprağa karışmış şehvetler

cupido 1907 - edvard munch

çiçekçi kızı ağzından öptüğüm restoran yıkılmış
toz toprağa karışmışsa bütün şehvetlerim
sarı bir dozer geçmişse yere akıttığın kanımın üstünden
kıskıvrak kurumuş nehir yataklarında
öksürüklü aksırıklı bir filme karışır
kalp atışlarımı yavaşlatırım
tutup tüm bildiğim ekşimiş mısraları ciğerlerimde

15.06.2012

boşalsa da dolmayacak masalar ve yusuf abi

şimdi şu birahanede kim bilir kaç kişiyiz. kaçımız ertesi gün ibadet edecek? kaçımızın gözü çaldı çalacak telefon ekranlarında? ve kaçımız ekşimiz bira bardaklarına ağzımızı dayadığımızda seni özlüyor? evet, burası benim memleketim, bana en yabancı, en küstah bakan şehir burası. bu birahane de öyle, bana eksik bir türküymüşüm gibi ağırdan ve ucuzdan bakıyor, bakıyorlar. ben ellilik bir bira istedim, en sevdiğim bardakta geldi, şu ayaksız olanlardan ''pilsener'' mi  ne diyorlar onlara. bir an tüm birahaneyi sevdim, ayla' yı. ama bir yudum alınca vazgeçtim, boktan bir yerdi burası. ve ben isa' yı anımsadım, müjde' nin bilmem kaçıncı yerinde söylediklerini:

''hiçbir peygamber kendi evinde aşağılandığı gibi başka bir yerde aşağılanmaz!''

ben şimdi bir peygamberdim, bu birahanenin peygamberiydim ben ve aşağılanıyordum garson ve tüm müşteriler tarafından. masa yoktu, beni hiç tanımadığım bir herifin yanına oturttular. ben abileri, buraya otursaymışım masa boşalır boşalmaz alsalar beni olur muymuş tamam lan, öyle olsun! olsun olsun da bu kapkara amca pek konuşuyor yahu. adım ne? nereliyim? yaşım kaç? babam sağ mı? ya kardeşlerim, okuyorlar mı? okusunlar tabii, bizim gibi olmasınlar. ama ben de okuyorum, siktir et beni, ben şuan buradayım, adam olsam, okuyacak olsam evimde olurum, ansiklopedi okurum. ayıp bu, kaldırım ortasında bira içiyoruz resmen! çok ayıp sami abi! ya sen abi, sen nerelisin, adın ne? yusuf abi, aslen izmirli ama bizim memlekete gelmiş, malum ekmek parası. be abi, sizin ordan senin gibi kara kara adamlar çıkmaz aslında. karıştırmayacakmışım orasını, öyleymiş işte. kaçıncı bardak bu abi? ne bilsinmiş ama, beş olmadı sekiz!

bizim masa boşaldı, buyurabilirmişim. merhaba masam, merhaba! nasıl da bekledim seni bilemezsin, zehir emer gibi sabrettim sana. ama sen de pek farksızsın. ''masa da masaymış ha'' diyeceğim ama, denilecek bir tarafın yok. kal sağlıcakla, yusuf abi hoş adam.

yusuf abi, kalkıp gittik yanından ama, ayıp olmadı inşallah? olmazmış, ne de gereksiz lafmış. ama bir bira ısmarlarsam da fena olmazmış. ne olacak be abi, bi' bira ha? evetmiş. o zaman bize iki bira, ha garson?
sözümüz emirmiş, iyi ki varmışız! ha o dediğinden! iyi ki varız yusuf abi, iyi ki burdayız, iyi ki okumayacağız, iyi ki kardeşlerim okuyacak ve bize hiç benzemeyecek! şerefe abi!

çok konuştuk, tüm din kitapları, tüm ders kitaplarında anlatılandan pek fazla şey anlattık. her bir kelimemiz tıpkı o kitaplardaki gibiydi, eksiksiz, gereksiz. biz rezil olma kaftanını sırtımıza geçirmiştik, tüm sokak çocuklarına, tüm belediye çöpçülerine, tüm tanınmış şairlere rezil olma kaftanımız sırtımızdaydı. ne kadınlar sevmiştik, ne kadınlarla sevişmiş. bugün bu masadaydı her biri, tam da bardak altlıklarının üstünde. terli, aceleci ve şehvetli bakışlar attılar bize. yudumlamak şarttı, ölmekse her din kitabındaki gibi haram.