Translate

15.12.2014

babil kervanı varyasyon 4

kaç gece çığlıklarınızla uyudum,
kaç sabah rüyalarım yakamda uyandım, bilmeyeceksiniz.

mavi ve ıslak bir düşten uyandım,
yağmurları bileklerime yağan bu sonbahar
                bir yabancı gibi durur gözlerimde,
                bir yabancı ayrılıktır şimdi yağmur.

hatırlarsa eğer,
                o büyük kahrolmuşluğumu alt katlarında şehrin,
                ve tutuştuğum ateş kavgalarını hep sokaklarından kaçtığım,
                mavi ve eğreti bir sonbahar şimdi bu büyük kahroluşum.

dünlerden sonra kapılarına kapandı dizlerim,
                ellerim bir sevgi telaşı ile göğe açıldı
                               sonbahar,
                               gene kasıklarımda dolanıyor sızısı. 

13.12.2014

Sait Faik Abasıyanık - Birinci Mektup



Bir dakika evvel, elimde kalem kağıt yokken, seninle konuşuyor, sana yazıyordum. Elimde kağıt kalem olmadan yazı yazdığımı söylediğim halde senin karşımda olmadığını söyleyemedim. Şunu bir şair yahut deli kafasının bir tuhaflığı say! Sen karşımdaydın. Bunu söylemek güzel bir şey değil, değil ama galiba samimi. Bütün benim gibiler sevgililerinin karşılarında imiş gibi olurlar; sürüden ayrılır mıyım?

                Demin sensiz, kalem kağıtsız, seninle ve kalem kağıtla gibi, oturup birçok şeyler konuştum, yazdım. Bu yazdıklarımın, konuştuklarımın çoğunu beğenmiş olacağım ki, kalktım. Kalem kağıt aradım. İşte, oturdum yazıyorum.

                Senden bahsetmek istemem. Zaten bahsedecek ne var ki? Hulâsası:
                Ben sana hayran, sen cama tırman!

                Ne de kendimden bahsetmek istiyorum. Ne senden, ne kendimden söz açmadan olur mu? Olmayacağını tahmin edersin. Sana bu sıralarda başımdan geçenleri hikâye edeceğim.
                Birtakım şeyler var ki, başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.. Evet, onlar mühim şeylerdi. Nitekim karşımızdaki –yani o şeyleri anlattığım insanlar- bunların dinlemeye ancak değer olduklarını bana ihsas etmişlerdi. Ne edeyim? Sanki bunları sana anlatırsam bana yaptıkları tesiri sana da yapacaklar. İşte, bu yüzden sana anlatmağa kalkışıyorum.

                Bunlar benim yazıcılık hayatıma, bugünlerde serserileşen hayatıma ait ufak tefek şeyler. Senin, sevgilim, yazıcıları eskiden sever gibi bir halin vardı. Benimle sıkı fıkı olunca bu geçti gitti. İyi de oldu. “Hepsi böyledir bunların” dersin. Böyle olmasak, neye yarar! Senin patronun, yani sevgilin güzel heriften ne farkımız olurdu? Yanlış anlama! Ben sana insanları sevdiğimi hem söyledim, hem yazdım. Bu insanları sevmek sözü hayali bir şey değildir ama galiba biraz nazari… Yoksa öyle insanlar var ki, kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçerse, bunu da yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm. Yine öyleleri var ki, yanlarına sokulmak zehirlenmekle eşittir. Öyle insanlar tanıdım ki son günlerde… Allah seni korusun!

                Bir türlü asıl anlatmak istediklerime gelemiyorum, hakkım da var. Hakikatten fazla ilgi uyandırıcı şeyler değil… Şöyle bakıyorum da… İnsanların başından geçenlerin, hele benim gibi saf olanlarının… Bu saf kelimesini emin ol ki, bir övünme için söylemiyorum. Övünsem, hem senin karşında övünmek istesem, bu içinde aptallığın, temizliğin bağdaştığı “Saf” kelimesini kullanmazdım. Hem zeki, hem temiz bir adamım, derdim. Ne kaybederdim? Doğru söylemek için kendime, saf, dedim. Saf mı, değil mi? Sen bunu pekâlâ bilirsin. Ara sıra kurnazlıklarım olduysa da bunları sana daha yakın olmak için yaptığımın farkına varmamana imkân yok. Onları anlatmamı istemezsin elbet… İstersen anlatayım? Yukarıda ne diyordum: Hele benim gibi saf olanlarının… deyip kalmışım. Unuttum gitti. Mühim bir şey değildi.

                Şu yukarıdaki satırları yazdıktan sonra, bir zaman elimdeki kağıdı bırakıp, yine yazmadan düşünmeğe koyuldum. Bu iş, düşünmek işi, bana şu yazı yazmak işinden daha kolay geliyor.

                İnsan düşünürken güzel cümleler yapıyor, ne iyi fikirler hatırına geliyor, ne meseleler hallediyor. Bazen cümle yapmadan düşünüyorum. Bazen cümle yapıyorum. Bu cümleler tam benim istediğim, yazmağa savaştığım şeyler. Halbuki, düşündükten sonra yazmağa koyulduğum zaman aynı cümleleri, yani o zaman beğendiğim cümleleri, hatırlamıyorum bile… Yazmanın çok enstantane bir düşünce olduğunu biliyorum. Onu söylemek istemedim. Farzet ki, bir kırdasın. Cebinde kalem kağıdın yok. Yazı yazmayı kurmuşsun. Eve gidince şöyle bir şey yazayım demiş, düşünmeye dalmışsın. İşte bu anları kastediyorum.

                Galiba düşünürken bir şekil vermeye çalışmak yok da, onun için düşündüğümüz, yazar gibi düşündüğümüz şeyler bize güzel geliyor. Yoksa hakikatte de güzel değildir onlar. Çünkü şeklin bulunmadığı yerde, bütün düşünceler, sanki şekil varmış gibi, -önceden, çok önceden varmış gibi- bir başka dünyadadır. O dünyada kelimelerin, cümlelerin ne grameri, ne de bu gramer içinde muhtevaları vardır. Çırılçıplak, mücerrette, insana güzel gibi gelen, foyasını ancak gözle görülür şeklin içinde belli eden bir alemdedirler.

                Neler söyleniyorsun deme, ne olur? Sana şunu kabul ettirmeğe çalışıyorum. Yazı yazmak da fiziki bir yorgunluk veriyor. Yalnız kafam değil, onu geç, bak kolum da yoruldu. Bana çalışmıyorsun diye kızma! Bak marangozun bir konsol yaptığı zaman duyduğu yorgunluğu duymadımsa alçağım! Demek ki çalışıyorum. Memnun musun?

                Sana bahsetmek istediğim şeylerin hiç birinden söz açamadığım için beni affet! Yazıya başlarken aklıma gelen hikâyeleri unutmazsam bir gün sana yazar, başkalarına okuturum.

                Mektubun sonunda bir yerinden öpmek âdetini ben de unutmuyorum.

                Hep getirip getirip işi buraya dökmek için çalıştım.

Frank O'Hara - Mayakovsky


Mayakovsky
İngilizce Aslından Çeviri: Ali Faik Anayurt

1
kalbim titriyor!
küvette öylece durup ağlıyorum. anne, anne
kimim ben? eğer, bir kereliğine olsun geri gelecekse,
kaba saçları şakaklarıma değerken öpecekse yüzümden,
bu beni çarpıyor!

sonra kıyafetlerimi giyebilirim, sanırım,
sokaklarda bile yürüyebilirim.

2
seni seviyorum. seni seviyorum,
ama, mısralarımda buluyorum kendimi
ve kalbim bir yumruk gibi kapanıyor.

kelimeler! tıpkı benim gibi hastalanın,
bayılıp, gözleriniz devrilsin, bir araya toplanın,

ve ben,
bakışlarını kaçırana dek yaralanmış güzelliğime bakacağım,
ki, şiir için salt en iyi yetenek de budur.

yapamam lütfen, ne aklını başından alabilir
ne de elde edebilirim.
ne romantik!
ve berrak su koyulaşır,

kafasında kanlı yumruklarla.
bir bulutu kucaklıyorum ama,
yükseliğimde yağmurlar yağdı.

3
çok tuhaf! göğsümde kan var, ah evet,
tuğlalar taşıyordum, ne tuhaf bir yer
delinmek için.
şimdi tuba ağacının üzerine yağmur yağıyor
pencere kenarına çıktığımda
altımda kalan yollar beni tutkulu bir kaçışa sürüklüyor
dumanlı ve pırıl pırıl
yapraklara sıçrıyorum, yeşil sanki bir deniz.

4
şimdi sessizce kişiliğimin yıkımını bekliyorum
tekrar güzel görünmek için,
                          ilgi çekici ve modern.

şehir boz, kahverengi ve beyazıyla ağaçlar,
karların ve gökyüzünün gülüşü;
hep bir eksiltir; neşeden
kasvetten ve bozdan.

yılın en soğuk günü olabilir, acaba,
o bu konuda ne düşünüyor? yani, ben ne düşünüyorum?
eğer düşünüyorsam belki, tekrar kendimi buluyorumdur.

                                                 Frank O'Hara

12.12.2014

dövünün geliyor atlılar



dövünün geliyor atlılar
hey hey hey
suyu kora yormuşlar
hey hey hey
dövünün geliyor atlılar
hey hey hey
ellerinde kanlarla
hey hey hey
beş bin kelle almışlar
hey hey hey
...
ninemin adı leyla
hey hey hey
dedemin adı mahmut
hey hey hey

20.11.2014

garip çarşamba



bir yaprak hışırtısı değiyor kalbime,
bir yaprak sanki öylece durup da bakıyor yüzüme...

            sabah sekiz otuz,
            dünden kalma büyük yağmurları eziyor adımlarım,
            aklımdan bir vapur geçiyor sanki,
                                                         kamarasında küçük kız çocuğu gülüşleri.

garip çarşamba...
gök bütün bir ekşi yudum gezinen boğazlarımda,
bütünüyle yalnız ve korkak bir garip çarşamba...

hani, uzansam önce sana değer ellerim,
sanki bir fazla uzansam göğü deler şiirlerim.

bir yaprak hışırtısı değiyor kalbime,
bir yaprak sanki öylece durup da bakıyor yüzüme...

            sabah sekiz otuz,
            bütün bir şehir ağır ağır uyanıyor,
            lambalar bile sönerken sokaklarında,
                                                         caddelere mızıkalarıyla doluşuıyor çingeneler.

aklımdan sen geçiyorsun,
turuncusunda uyuduğum saçların,
avuçlarına öksürdüğüm şiirlerim.

garip çarşamba...
boğazlarım bir başka ağrı bedenime
                                    bir başka yük,

oysa,
            aklımdan,
                            bedenimden,
bir tek sen geçsen,
bir yaprak hışırtısıyla irkilmesem?

9.11.2014

kırmızı şiir

buse esin için,

bir sonbahar değdi saçlarına,
büyük yağmurlarımda ıslandı yüzün
ve gülüşün hep parmaklarımda dolaşan…

                kasımdan rüzgarlar çaldım,
                hatta mısralar göl kıyılarından,
                dinle, bir sevda fısıldıyor ıslıklarım geceden...

şimdi sonbahar,
                bütün bir sevmek mevsimi;
                                                          seni,
yapraklarından öpmek mevsimi;
                                                      kalbini;
         kırmızı, kırmızı, kırmızı.                       

gökten ve denizden daha güzelsin.

3.11.2014

16.02


werther' e sevgi ve sefaletle...

-

çanlar çalıyor uzaklardan,
                her bir vuruşunda ölüm kokan,
                tunçtan yeşermiş çanlar…
ey sabahı kovalayan saatler;
                                               hangi ölüm şimdi beni boğazlayan?
lichtenstein radyolarında dolaşıyor parmaklarım,
                16.02. frekans,
                yağmur üç gündür dinmiyor,
                               sanki, bir kadın bakışı delip geçiyor yüreğimi,
                               sanki, bana bir şeyler hatırlatıyor;
                                                               izmir’ den, varşova’ dan…
hayır, hatırlamayacağım!
                               -bu kez kesmeyeceğim bileklerimi,
                                 kan kokmayacak yüzüm,
                                 ve bakışlarım kalmayacak tükürdüğüm aynalarda...-
lichtenstein radyosu; 16.02. frekans,
                şimdi akşam bültenleri,
                öncesinde beethoven çaldılar;
                benim 5. senfoni sandığım, 9. senfoniydi…
                hep mi yanılsar insan; kendinden eminken?
caddelerde bir telaş, bir suhal geceyi bölen,
                ve işte, limanda bir ceset yayılmış duruyor,
                marvo limanı; hep bir eksiktir kasım’ dan,
                cigara izleri dişlerinde işçilerinin.
marvo, mavi bir melodi düşürür aklıma,
                bir kadın dokunuşu; ensemde titrer,
                işte, ceset yayılmış duruyor bir sandal sırtında,
                ben, muhakkak balıkçıdır, diyorum, bakıp ellerindeki kesiklere.
ceset sırt vermiş sandallara,
                sanki, bana gülümsüyor,
                ölü bir adam gülüşünü neden üstüme alınıyorum?

‘’donk!!! donk!!!”
çanlar iki çaldı sabahtan,
gözlerim zehire bulandı,
lichtenstein radyosunda gene bir melodi yakamdan yakalıyor beni;
                düş yakamdan büyük yazığı o sonbaharın...
                düş, en hazin özlemlerle böldüğüm gece yarılarımdan...
                düş artık bileklerimdeki kırmızı kesitlerden...
yağmur…
                marvo’ da çıplak ve yabancıdır şimdi sonbaharın ortasında
                peki neden bana bir şeyler hatırlatma uğraşında?
                oysa, bir ilkbahar uğultusuyla kaçmadım mı yüzümden,
                               ve öpüşlerinden o mahur bakan kadınların?

“donk!!! donk!!! donk!!!”
çanlar üç çaldı geceden,
bir sonbahar çaldı,
                bir çıplak,
                bir yalnız
                               ve bir yabancıdır şimdi bakışlarım.
lichtenstein radyosu;
                               saat 05:13
                                               16.02. frekans
bir piyano koçertosu dönüyor kulaklarımda,
yağmur seslerine karışıyor bütün melodiler,
                sanki sokağı ıslatan parmakları;
                                               yüzü yabancı bir adamın.

“donk!!! donk!!! donk!!! donk!!!”
çanlar dört çalsa da,
                beş çaldılar geceden.
ben bir jilet tutuyorum şimdi bileklerimde,
küçük bir kesit bana gülümsüyor,
                kısık gözlerime kanıp aynalara tükürüyorum.
kan kokuyor yüzüm,
ellerim bir kan sabırsızlığında titriyor,
yağmura çevirip yüzümü üşüyorum…

                “donk!!! donk!!! donk!!! donk!!! donk!!!”

şimdi altı çalıyor çanlar geceden,
                                                     kanımdan.

1.09.2014

Eylül Sokağı

                                                                 Paint by: Edvard Munch


Uyandığında saat gecenin üç buçuğunu beş geçmek üzereydi. Bitkin halde yanan mum ışığının yardımıyla yataktan kalkmadan hemen yanı başında duran kaset ve şiir kitaplarınca işgal edilmiş ahşap sehpanın üzerinde ellerini hafifçe sağa sola vurarak sigarasını aradı, kendisine çok gelen bi' zahmetten sonra sigarasına kavuştu ama, iş salt sigarayı bulmakla kalmıyor, kibriti de bulması gerekiyordu. Salt birkaç saniye, sarf edeceği çabanın kibriti bulmaya mı yoksa, sigarasını mum ateşinde yakmaya mı değeceğini düşündü. Kibriti bulmaya kalkışmak aslında bir risk ve zaman kaybıydı, mum için ise yataktan biraz kalkması yetecekti. Yataktan öyle ya da böyle kalkması gerekeceğini hatırladı, bunun er ya da geç olması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Kalktı, sigarasını ağzına götürüp başını hafifçe muma doğru uzattı, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı ciğerlerinde dinlendirip geri saldı.

Yataktan yavaşça çıktı, daha uyuyalı birkaç saat olduğundan ne uykusunu alabilmiş ne de uykuya muhtaç bir haldeydi. Bu durum onun kişiliği ile de örtüşen bir şey olduğundan hiç de garip değildi. Hatta, ruhsal haliyle bedeninin bir noktada örtüşmesi hoşuna gitti. Nereden bakılırsa bakılsın  üç adımdan fazla atmadan balkon kapısına ulaştı, baykuşu çağrıştıran motifleri olan kırmızı perdeyi sola doğru çekti. Şimdi sokağı görebiliyordu; gecenin üç buçuğunu beşin geçmeye kalkıştığı anlara dair ne varsa sokaktaydı; rahatsız edici bir karanlık, daha çok rahatsız edici bir aydınlık -ki bu aydınlık ay' dan gelen yalancı bir ışıktı- sokağa hakimiyet kuruyordu. Sokağın ortasında yalpalayan birkaç sarhoş, birkaç sokak köpeği ve ziyadesiyle mide bulandıran kirli otomobillerden başka bir şey yoktu. Oysa, bu saatte sokaklarda sevgililer olsaydı ya? Elleri birbirlerinin bellerinde, hafif sarhoş naraları atarak yalpalayarak yürüselerdi ne olurdu? Hayır! Bu şehirde, hele bu saatte sokaklarda sevgililer olamazdı! Hele ki sarhoş? Asla! Sokağı izledikten sonra bu saatin ve bu günün dokunuşunu tatmak için balkon kapısını açtı, çıplak ayaklarıyla balkona çıktı, sigara külünü sokağa bıraktı.

Sokağın havası üç buçuktan beşin geçmeye kalkıştığı bir Eylül gününden ne beklenirse öyleydi; hafif ama, çok hafif, sanki; bir kadın dokunuşu gibi esen rüzgar, aynı oranda bir soğukluk vardı. Sokağın bir ucundan diğer ucuna dek hiçbir ses yoktu. Belki, zaman zaman birkaç köpeğin havlayışı ya da sarhoş naralarını saymazsa aslında, sokak da bu saatte aynı onun gibiydi. Şimdi sokağa çıksaydı, ona; ''Sen, benim canımsın, kanımsın! Aynı benim gibisin! Hatta, Azizsin, Azizimsin!'' diye sarılsa sokak onu kesinlikle geri çevirmezdi.