Translate

2.06.2012

geldi gelecek ölüler peronu

ürkek dolunay altında 
çarpık bacaklı şiirler okudum sana
sen gölgeni asmış
gövdeni kesmiş
bedenini yitirmiştin kara sevdasızlıkta.

zırıl zırıl ağlayan sen miydin kadın
ha sen miydin o sonbahar uğultularını göğsüne saklayan
kör bıçak hüznü ile koşup
ardında aksırıklı şiirler bırakan.

geç kalmış ölüler peronu

sen, eşsiz gölgeler ardında sığındığım kadın
hiçbir sabah uyanmıyorsun yalnızlığından

bak, öldüm öleceğim ben bu kahrolmuş dehliz kapılarında
seni beklerken
kendimi beklerken öldüm öleceğim

8.05.2012

üç tunç geceyarısı


geceyarısı sözleşmesi

tüm bu sonbahar uğultuları dindiğinde
limanın en ürkek sandalı ardında 
seni bekliyor olacağım

dolunay' ın en görkemli haliyle sırıttığı
sessiz bir geceyarısına denk geleceğiz
ama lütfen
boş posta kutuları üstünde unutup durduğun
o kırmızı eldivenleri giyin


sami

dili tutuk bir şehrin keskin gölgesi sinmiş
ödlek lambaların titreyerek aydınlattığı
sami' nin gözlerine

küskün denizi kapılarınıza savuracak adamdır kendileri
avuçlarına kazıdığı sevdasız şiirleri
budala belediye anonslarını

eli şakaklarında savuracak adamdır
tarlabaşı sokaklarına kazınmış yirmilik kadın bedenlerini


sami ve suzan

marvo' daki on birinci gecemde
üşümüş sarhoş evlerinden sızan
ukala ege türküleri duydum
sami ve suzan fevkalade kararlı
sabahı neorobi' de bulacaklar
ağızlarında litresi üç liralık şaraplar
dillerinde ezberi zor ege türküleri
.
.
.
sahi nasıl başlıyordu suzan

ray bekçileri duyun bizi

havlayın köpekler
ilk ayazla birlikte 
sesimizi duyuracağız
ağlak rayların
yegane bekçilerine

sesimizi duyuracağız
ayşen' e , selma' ya


    ve ömer haybo son nefesinde

korkarak girdiği ecnebi meyhanelerinin
en gözü kara çocuğu
ömer haybo

üç sıfır beşte
aksak varthingon oteli lobisinde
gözleri sevdasızlık zırıltısından kan kırmızısı
haydut ömer haybo

sarsak adımlarla üçüncü sokağa iniyor
cebinde hiçbir zaman gitmeyeceği petersburg biletleri
şimdi en ürkek ve en zavallı saatte
ömer haybo

öksürük nöbetlerine gebe pansiyonlara
tanıdık kadın adları düşmeden 
yarım yamalak bir kaçış notu imzala 
ne olursun
korsan ömer haybo


geceyarısı sözleşmesi kuru madde

.
.
.
şimdi
tüm aynalardaki yansımam yabancılaşır
sen yabancılaşırsın
.
.
.
uyuya kaldım
ben özdemir

30.04.2012

sev beni, gece

1
uykumdan çaldığım
on beş dakika boyu
sevimsiz bir radyodan 
balkan türküleri aradım
                         bulamadım

2
koyu bir sisin gölgesinde
diz çöküp sevimsizce ağladık
petrus' un inkarına
tüm din kitaplarına
                         kendimize

3
bodrum' da gözlerimi 
hayasızca yumduğum
o titrek şilebi unutmadım
onun çirkef yalnızlığını
kıyıya savurduğu japon şiirlerini
                         unutmadım

4
o kısık ses
seninseydi şayet
kör bıçak hüznü ile
içime oturdu
                         bil

5
bir
karşı konulmazlık 
bu
deliksiz uykularıma
düşlerimde gördüğüm
konuşkan balık
                         pullarına

6
hadi sofia dedim
kuru bir tebessüm bahşet 
bu gece 
bana
çehov' un gazoz kapakları kaydırdığı
o esnaf sokağını
                         anlat

7
ne de çirkinmiş
bu balkan türküleri
ne de sevimsizlermiş
                         meğer

8
sev beni
                         gece

12.04.2012

Anthony Burgess - Bir Elin Sesi Var / Ayrıca Patates de Haşlayabilirim

Bilgilendirme: Bu şiir Anthony Burgess' ın "Bir Elin Sesi Var" adlı kitabında geçen şiirin orijinalliği korunarak yayımlanmıştır.



ikimiz de bu dünyanın bize
layık olmadığını düşünüyor değildik, asla.
düşüncesiz kafamızdan böyle bir düşünce geçmemişti hiç.
ne var ki bir umutsuzluk içindeydik,
bir hastalığa yakalanmıştık sanki, yaşamakla
iyileşmeyecek, hatta kötüleşecek bir hastalık. başlangıçta
bir takım sevgiler besledik, daha doğrusu sevgi istekleri,
herkes gibi; ingiliz olmak, ingiltere' yi sevmek gibi.
ama ingiltere' nin alaylı, dudak büken, sırıtan eşkiyaların
eline teslim edildiğini gördük,
amerika' nın solgun bir uydusu
olduğunu gördük ingiltere' nin, dilimizi kirlettiğini,
hilekarların ağzına sakız olduğunu gördük.
büyüklerimizin mezarlarının kazılıp başlarıyla
futbol oynandığını gördük. kötülüğün
kaymak gibi el üstünde tutulup fahişelerin
memeleri yeterince büyükse göklere çıkarıldığını gördük.
yazıklar olsun ingiltere' ye. ingiltere, daha fazla
kirletildiğini durup seyretmek istemiyoruz. 

hepimiz geçmişe ihanet ettik. atalarımızın
rüyasını yıktık. bakın bize, şu halimize:
titreyerek bekliyoruz bomba patlasın diye,
sonuncu bomba, ama onurlu bir bekleyiş değil, ne yazık!
sivri pabuçlu maymunlar gibi sırıtarak, sırıtarak
sosyal sigorta dişlerimizle, beylik şarkılara tempo tutarak bekliyoruz
ölümün gelip bizi almasını; seçeneği reddediyoruz. 
çünkü artık seçenek yok gibi. ama en azından iki kişiye
güneş gibi parladı seçenek, soğuk kanlı ölüm parıltısıyla
bundan kurtulmak daha iyi biftek ve böbrek
biftek böbrekle tanışır ve dansa kaldırır
TAK TAK
orkestra başka a-bir-iki-üç-
biftek böbrek karışık olsun öyleyse, ayrıca 
patates de haşlayabilirim, ikinci bir
sebzeye gerek yok
TAK TAK TAK

şiir: anthony burgess - one hand clapping

30.03.2012

huysuz rüyalar ve ön koltuk kavgaları


ukala ön sözler, serseri son sözler niyetine: http://www.youtube.com/watch?v=r1ydcjWL79w


şimdi beşiktaş' ta bir kadın sabahı göğüslemeye niyetlenmiş olabilir, on liraya bir demet kır papatyası almaya. ve o, ecnebi şarkılar arasında bedenini hunharca kıvırıyor olabilir. saçlarını omuzlarında toplamış olabilir. gözleri çaldı çalacak kapı zillerinde ve topukları ıslak olabilir. o' nun parmaklarına kumsalın üşümüş kumları tıkışmış, o her daim üşüyor olabilir ve dün ölmek istemiş lakin uyuya kalmış olabilir. 


ayşen' in ılık dudakları en huysuz rüyasında adımı sayıklamış, camını açıp beni düşlemiş, kelepir sokağa beni savurmuş, ansızın ibadet etmiş olabilir. 


şimdi markos isa ile o nehir kıyısında hiç karşılaşmamış olmayı diliyor olabilir, elinde üç kuru mum ile dün tanrı' ya sığınmış ve bedeninin ziyanlığına göz yaşı dökmüş olabilir. 


üçüncü sokak' ta korkak bir çingene çocuğu sendeleyen iskemlesinde iki büklüm oturmuş, her geçen papyonlu inşaat bekçisinin ayakkabılarına göz dikiyor olabilir. çığlık çığlığa boğduğu kardeşinin yasını ayakkabı boyalarıyla tutuyor olabilir. üç huysuz gece boyunca rüyasında annesiyle sevişmiş, sabahları göz göze gelmekten korkmuş olabilir. 


ve bilinen bütün din kitapları, tüm tanrı kavramları ekşi bir şişe kırmızı şarap gibi  tüm din adamlarının yüzlerini buruşturabilir. sessizliği gök gürültüsü sanan tüm  çocukların avuçlarına üç perişan deniz kabuğu düşmüş, çocuklar hırçın dalga seslerine şiirler kazımış olabilir. o sırada tanrı, herhangi bir okul servisinin ön koltuğuna 
oturmuş kontağı çeviriyor olabilir. 

biftek böbrekle tanışır ve dansa kaldırır


amor and psyche  1907 - edvard munch

sırılsıklam bir sarmaşık olsam
ağustos çıkmazlarında bitiverirdim
ukala şiirler çığıran adamlara
serseri ayak burunlarını parlatan kadınlara

sırıksıklam bir sarmaşık olsam
sessiz sedasız türküler tellendirirdim
kirli sakallı balıkçılardan 
papyonlu inşaat bekçilerinden öğrendiğim

sırılsıklam bir sarmaşık olsam
titreyerek günün dördüncü nöbetini beklerdim
ensemdeki pullu zehri emecek gözü kara kalpleri
petrus' un gölde dondurduğu üç ödlek inkarını

şimdi ben
iliklerine dek ıslak bir sarmaşığım nisan' da
aksırıksız bekliyorum
burgess' ın bana üç yorgun cümlede bahşettiği
o soluksuz ölümün tadını
nerede dansa kaldıracağım böbrek
hangi bomba göğsümüze bantlayacağımız

19.03.2012

balık pulları

sessiz sedasız güvertesinde sallandığım fakir fukara uğuldayan o şilebi aklımdan çıkartamıyorum. biz iki uykusuz kamarot her gün sabaha karşı üç civarlarında bizim şilebin kıçına ürkek adımlarla yürüyüp, sessiz kadın isimleri fısıldıyorduk titrek mavi sulara. sami çoğu kez bilmem kaç bin metre ötesinden geçtiğimiz bir şehrin hayalini kuruyordu, istanbul' a ayak bastığımız ilk gün o şehirlerin küskün tavernalarında veryansın ettiğini anlatacağından zerre şüphe duymuyordum. aslında, sami bunları anlatmakta yerden göğe dek haklıydı. öyle ki, o şehirlerin tüm tavernalarında, tüm asma kilitlerle örtülmüş korkak kepenkleri altında sabahı bulmuştuk nice seneler boyu. ve her seferinde de farklı bir dil konuşan, yanağında farklı bir tebessüm barından kadınlar olurdu yanımızda. bizim kamarot az ilgi görmeyiversin hemen tüm yelkenleri suya indirir, sırılsıklam tutunurdu kadınlara. çok değil, aradan yirmi beş dakika geçmeden de ağzı yüzü kururdu sıkkınlıktan. ben alışmıştım buna, zor olmuştu ama alışmıştım. hatta bir zaman ''be kamarot, nasıl olur da bu denli çabuk sıkılıverirsin şu kadınlardan?'' demiştim de, lodosta kuruttuğu dudaklarını bükerek ''bilmiyorum, sadece sıkılmak istiyorum.'' demişti de bunun üstüne bir şişe rom savurmuştuk boğazımızdan aşağıya. deliksiz uyumayı başardığım seyrek gecelerinden birisinde sami yanımda belirivermiş, konuşmak istediğini söylemişti. şu bizim yahudi müşterilerden birisini anlatıyordu sanırım, üç beş müşterimiz vardı o zamanlar, dördü yahudiydi. efendim, sami kadının durup durup kendi tanrısını övmesinden fevkalade rahatsız olmuş ve o kadının tanrısının kendi rüyasına girmesinden korktuğunu söylemişti bana. bakmayın siz o hergelenin bundan ürktüğüne, eminim o gece tanrıyı rüyasında görebilecek olmanın heyecanı ile uykusu kaçmıştır. dostlar, keşke şu anlatma yeteneğim önünüze sessizce tabak bırakabilme yeteneğimle eşdeğer olsaydı, işte o zaman ne çok severdiniz ben ve sami' yi...